bediuzzaman hakkında

Bediüzzaman’ın ailesi hakkında bilgi

Bediüzzaman’ın babasının ismi Mirza, annesinin ismi ise Nûriyedir.1 Önceki konuda izah ettiğimiz gibi, gerek annesi, gerekse babası Ehl-i Beyt silsile-sindendir.

Araştırmacı Necmeddin Şahiner, 30 Ağustos 1974 tarihinde Said Nursî’nin büyük kardeşi Molla Abdullah’ın damadı olan 105 yaşındaki Sofi Taced-din Aslan’dan, Bediüzzaman’ın dedesinin ismi Ali, onun babası Hızır, Onun babası Mirza Halid, onun babasının da Mirza Reşan olduğunu tespit ettiğini yazar ve bu bilgiyi Nurs’un en yaşlı insanı Hacı Fâris ve Said’in amcası Hacı’nın torunu, Davud’un oğlu Kamil Okur’un da tasdik ettiğini ifâde eder.2

Babası Mirza, ekin tarlalarından geçerken başkasının tarlasından yemesinler diye öküzlerinin ağzını bağlayacak kadar takva sahibi bir zattı. Annesi Nuriye de, kadınlık halleri dışında teheccüd namazını geçirmeyen ve çocuğunu abdestsiz emzirmeyen sâliha bir kadındı.3

Bediüzzaman’ın annesi, aynı zamanda bilgili bir hanımdı. Bediüzzaman eserlerinin birinde annesini “hurâfelere yer vermeyen ciddî birisi” olarak vasıflandırırken, başka bir yerde de en esaslı dersi annesinden aldığını bildirmektedir.5

Bediüzzaman’ın ifadesine göre babası fakir idi.

Bediüzzaman’ın annesinin ve babasının vefat tarihi hakkında kesin bilgi bulunmamaktadır. Nurs köyü mezarlığında Sofi Mirza ile hanımı Nuriye yanyana yatmaktadırlar. Abdulkadir Badıllı, Bediüzzaman’ın babasının 1920 yılında vefat ettiğini yazar.

Bediüzzaman’ın üç erkek, üç kız kardeşi vardır. Yaş sırasına göre kardeşleri Durriye, Hanım, Abdullah, Mehmed, Abdülmecid ve Mercan’dır. Sofi Mirza, kız erkek ayırımı yapmaksızın bütün çocuklarını okutmuştu. Bu sebeple çocukları âlimdi.

Bunlardan Durriyye, Birinci Dünya Savaşından önce Nurs deresine düşmüş, boğularak şehid olmuştur. Durriye’nin Bediüzzaman’a talebe olan Ubeyd isimli oğlu Rus Harbinde şehit düşmüştür.

Hanım, Birinci Dünya Savaşından önce Molla Said isminde âlim biri ile evlenmiş, Molla Said’in 1913 senesinde Meşrutiyetin ilânına karşı çıkarak ayaklananlar arasına ismi kanşınca onunla birlikte Şam’a hicret etmişlerdir. Bediüzzaman’ın kız kardeşi Hanım’ın çocuğu olmamıştır.

Molla Said Şam’da talebe okuturken takıldığı yerleri perde arkasında oturan eşi Hanım’a sorarak geçmiştir.7 Yanıldığı zaman talebeleri Hanım’ı kastederek, “Seydâ, isterseniz bu dersi yarın Seyyideden sorduktan sonra bize anlatın” derlermiş.

Kan koca devamlı olarak dualarında birbirlerini yalnız bırakmamayı, beraber vefat etmeyi arzu ederlermiş. Allah bunların duasını kabul etmiş, Hanım, 1944 yılında gittiği yedinci haccında sedye ile tavaf ederken kocasıyla birlikte vefat etmiştir.8

Bediüzzaman, Meyve Risâlesi’nin 11. meselesinde bu kardeşinin vefat haberini alması anındaki hâlet-i ruhiyesini şöyle haber verir:

“Bu hazîn kışta ve elîm bir vaziyetimde gayet elîm iki vefat haberini aldım. Biri, hem âli [yüksek] mekteplerde birinciliği kazanan, hem Risâle-i Nurun ha-kikatlarını neşreden birâderzâdem [kardeşimin oğlu] merhum Fuad. İkincisi, hacca gidip sekerat [ölüm hastalığı] içinde tavaf ederken, tavaf içinde vefat eden Âlime Hanım nâmındaki merhume hemşirem. Bu iki akrabamın ölümleri, İhtiyar Risalesinde yazılan merhum Abdurrahman’ın vefatı gibi beni ağlatırken, imanın nuruyla o masum Fuad, o sâliha hanım, insanlar yerinde meleklerle, hurilerle arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlike ve günahlarından kurtulduklarını manen, kalben gördüm.’O şiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onları, hem Fuad’ın pederi kardeşim Abdülmecid’i, hem kendimi tebrik ederek, Erhamü’r-Rahimîne teşekkür ettim.”9

Molla Abdullah, 1914′de Nurs köyünde vefat etmiştir. Oğlu Abdurrahman Bediüzzaman’a talebe olmuş, hizmetinde büyük fedakarlıkta bulunmuştur.

Molla Mehmed 1951′de, Nurs köyünde vefat etmiştir. Çocuğu olmamıştır.

Mercan Hanım’ın nerede ve ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir.10

Molla Abdülmecid (Ünlükul). 1884 yılında doğmuştur: Âlim ve fâzıl bir zâttır. Van’da, Diyarbakır Askerî Rüştiyesinde Arapça hocalığı yapmıştır. Sonraki yıllarda Ürgüb’de müftülük, Konya tmam Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsünde meslek dersleri hocalığı yapmıştır. 1967′de Konya’da vefat etmiştir. Dört çocuğu olmuştur.

Ağabeyi Bediüzzaman’ın Mesnevî-i Nuriye ve İşârâtü’l-İ’caz isimli Arapça eserlerini Türkçeye tercüme etmiştir. Ayrıca Şafiî ve Hanefî fıkhına dâir Dü Mezhep, akaide dâir İslâm Akaidi isimli basılmış eserleri; Kolaylaştıran Güçleştirmeyen Hurâfesiz Vaaz Örnekleri ile haşir ve âhirete dâir Fuadiye Risalesi isimli basılmamış eserleri vardır. Bir de Bediüzza-man’la ilgili hatıratı mevcuttur.11

Abdülmecid Nursî (Ünlükul) {Bilinmeyen Taraftarıyla!’dan)

Bediüzzaman 1957 yılında yazdığı bir mektubunda kardeşleriyle ilgili olarak şöyle der:

“Üç hemşiremi [kız kardeşimi] onbeş yaşımdan sonra görmediğim, Allah rahmet etsin, validemle beraber [validem gibi] berzah âlemine gittikleri için dünyanın çok zevkli, lezzetli olan uhuvvetkarâne sohbetlerinden merhamet ve hürmetten mahrum kaldığımdan ve üç kardeşimden iki kardeşimi elli seneden-beri görmediğimden (Allah onlara rahmet etsin) öyle kıymettar, dindar, âlim iki kardeşimin sohbetinden, hürmetkârâne muhabbet, merhametkarâne şefkattaki sürurdan [sevinçten] mahrum kaldığımdan…”12

Çocukluğu nasıl geçti?

Bediüzzaman, Rumî, 1293, Hicrî 1294, Milâdî 1877 yılında Bitlis’in Hizan Kazasına bağlı olan İsparit nahiyesinin Nurs köyünde dünyaya gözlerini açtı.1 Kendisi Sikke-i Tasdik-i Gaybî isimli eserinde doğum tarihini 1293 olarak bildirmiş,2 başka bir eserinde de,”Bitlis vilâyetine tâbi olan Nurs köyünde doğan ben” diyerek doğum yerini ifâde etmiştir.3

Çocukluğu

Sofi Mirza, doğan yavrusunun kulağına ezan ve kaamet okuyarak ismini Said koydu.

Said’in çocukluğu Nurs’ta, anne ve babasının yanında geçti. Annesi Nuriye Hanım’dan çok kuvvetli bir eğitim aldı. Bediüzzaman seksen yaşına geldiğinde bunu şöyle ifâde etmiştir:

“İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi [öğretmeni], onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daimî hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:

“Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem [yemin] ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinât ve manevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Şâir [diğer] derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve tel-kinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatlar içinde birer çekirdek-i esâsiye müşahede ediyorum.”4

Mustafa Sungur Ağabey, Üstadın çocukluğu ile ilgili olarak ondan şöyle bir hatırasını nakleder:

“1950 senelerinden sonraydı. İsparta’da Üstadın hizmetinde bulunduğumuz zaman, birgün evin penceresinden dışarıdaki ağaçların yapraklarını seyreden Üstad tebessüm ederek döndü ve ‘İki yaşında iken annem beni kucağına alıp pencerenin kenarından dışarıyı seyrediyorduk. Nurs’taki evimizin önündeki ağacın yapraklanyla, şimdi seyrettiğim ağacın yaprakları aynıdır. Her ikisinde de İlâhî sanatı müşahede etmekteyim’ diyerek bir hatırasını anlatıyordu.”5

Küçük Said, küçükken herşeyin nedenini, niçinini ve gerçeğini araştırır, anne ve babasına devamlı olarak suâller sorardı. Bir defasında ay tutulmuştu. Bedi-üzzaman’la annesi arasında şu konuşma oldu:

“Neden ay böyle oldu?” “Yılan yutmuş.” “Daha görünüyor?”

“Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.”6

Küçük Said bu cevaptan tatmin olmadı, ancak annesini zor durumda bırakmamak için sustu.

Bediüzzaman sadece annesine veya büyüklerine değil, hayaline de çeşitli suâller soruyordu. Çocukluğunda hayalinden şöyle bir suâl sormuştu:

“Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmeni mi istersin? Yoksa, bakî fakat âdi [sıradan] fakat meşakkatli bir vücudu mu istersin?”

Hayali, ikincisini arzulayıp birincisinden “ah” çekti. “Cehennem de olsa beka isterim” dedi.7

Bediüzzaman, eserlerinde çocukluk hayatı ile ilgili olarak şöyle bir hatıraya da yer verir:

“Ben sekiz dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında, oraca meşhur Gavs-ı Hîzan namıyla bir zattan istimdad ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak ‘Ya Gavs-ı Geylânî’ derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, ‘Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim şu şeyimi buldur.’ Acipdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hz. Şeyh, himmet ve duâsıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî’ye ediliyordu.”8

Bediüzzaman, dokuz yaşından sonra validesinin şefkatli sînesinden mahrum olarak büyüdü.

ahmetberk

ÜSTÂD BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HZ.’LERİNİN TARİHÇE-İ HAYATININ BİR HÜLÂSASI

Risale-i Nur namlı eserleriyle, İslâm dünyası ve umum insanlık âlemine de büyük bir şöhret kesb eden ve eserleri dersler halinde büyük bir iştiyak ve şevkle okunan BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ kimdir? Hayatı nasıl ve nerelerde geçmiş? Gaye ve hedefleri uğrunda hangi mahrumiyet ve tazyiklere maruz kalmıştır.

Bu zâtın hayat mazisi tetkik ve eserleri dikkatle mütâlaa edilse şöyle bir mâna tezâhür eder ki; Üstâd Hz.’lerinin kendi ifâdesiyle: “Risale-i Nur, bu asrı ve gelecek asırları nurlandırabilir bir mucize-i Kur’âniyedir.” Bu cümlenin, yâni; Bediüzzaman Said Nursî, Risâle-i Nur hakkında “Bu asrı ve gelecek asrı nurlandırabilir bir mucize-i Kur’âniyyedir” demesi, elbette muazzam bir hakikatın ifâdesidir. Yani: hem ilmi hem irşadi cihette akıl ve kalpleri tatmin ve tenvir edecektir. Bu gibi beyânları, 1930’larda 40’larda söylemiş, mektublarında yazmış, ama şimdi 1990’larda hâdisat ve zuhûrat bu sözleri tasdik etmiş, doğru çıkarmış. Anadolu’nun her köşe ve bucağında Nur Dershâneleri ve buna benzer ilim ve irfân müesseselerinde bugün Risale-i Nur hararetle okunmaktadır. Yalnız Türkiye’de değil, İslâm âleminde ve Amerika ve Avrupa’da gittikçe yayılmakta… Bilhassa münevver kitle dediğimiz mektepliler arasında harâretle, iştiyâkla ve heyecanla intişar ediyor. Elbette bunun, mutlaka çok mühim bir sırrı vardır ki, o da şudur:

Beşer, fıtraten dinsiz olamaz, dinsiz kalıp, hiçliğe ve yokluğa yuvarlanmak istemez. Bir hayat-ı bâkiye ve saâdet-i ebediye, fıtraten müştâk ve muhtaçtır. Üstâd Bedîüzzaman Saîd Nursî, bir mektubunda buna işaret ediyor ve diyor:

“…..Evet kardeşlerim, Hz. İsâ (as) İncil-i Şerifte demiş ki; ‘Ben gidiyorum, tâ size tesellici gelsin.’ –Yani, Ahmed (a.s.m.) gelsin- demesiyle, Kur’ân’ın beşere gâyet büyük bir neticesi, bir gâyesi, bir hediyesi; tesellidir.

Evet; bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zevâl tahribatları içinde ve bu –boşluk- nihayetsiz fezâda, her şey ile âlakadar olan insan için hakiki teselliyi ve istinad noktalarını, yalnız Kur’ân veriyor. En ziyade o teselliye muhtaç bu zamandır. Bu asırda, en ziyade kuvvetli bir surette o teselliyi isbat eden ve gösteren Risâle-i Nurdur, Çünkü; zulûmât ve evhamın membaı olan tâbiatı, o delmiş, geçmiş, hakikat nuruna girmiş.

On altıncı Söz gibi, ekser parçalarında, hakaik-ı îmâniyyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izâh edip, aklı inkardan ve tereddütlerden kurtarmış. İşte bu hakikat içindir ki, bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber, aklı başında olanları Risâle-i Nur’la meşgul ediyor…

…Risale-i Nur’un en bâriz hâsiyeti; usandırmamak…Yüz defa okunsa, yüz birinci defa yine zevkle okunabilir…..”

Evet, bu mektupta Risale-i Nur’un, hâkaik-ı îmâniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izah edip, aklıinkardan ve tereddütlerden kurtardığından bahsediliyor. Evet Risale-i Nur’un en bariz hususiyeti işte budur ki; Allah’a iman hakikatlarını sayısız delil ve hüccetlerle izah ve isbat ediyor. Bu nokta pek mühimdir. Yani; her şeyin, hermeselenin isbat edilerek aklı iknâ eylemesini delil ve hüccet göstermesini isteyen bu asrın insanlarına Bediüzzaman; öyle deliller ve akli-mantıkî bürhânları nazarlarına gösteriyor ki, inkara mecal kalmıyor. Müellifin tabiriyle; güneş gibi parlak, gündüz gibi açık îzah ve beyan ediyor ve kâinatı da baştan başa tevhide, Îmân-ı Billaha delil gösteriyor.

Risale-i Nur’un külliyatından mesela, “Âyet-ül Kübrâ” risalesi bu hakikatlara en bariz bir misaldir.

Kâinatın Hâlıkı olan Allâh’ın varlığını ve birliğini ilân eden, ders veren, başta Kur’ân-ı Kerim olarak bütün semâvi fermanlar ve bütün peygamberler ve başta Hz. Muhammed (a.s.m.) bu büyük ve çok muhteşem ve muazzam davayı ilan ve neşretmişler ve şimdiye kadar milyonlarca tefsirler, ulemâ ve evliyânın kitapları, bu büyük hakikati, yani; İmân-ı Billâh ve Vahdâniyet-i İlâhiye dâvâsını, bütün insanlığın nazarına takdîm etmişler.

İşte; Risale-i Nur müellifi olan Bediüzzaman Said Nursî Hz.leri ise , mukaddes Kitab-ı Rahmanî olan Kur’an‘dan feyz ve ilham ve Peygamber (a.s.m.)’dan ders alarak, bu büyük dâvâyı, yâni; Allah’a imân, Haşir ve âhirete îmân gibi îmân esaslarını beyân ederken ,birden Âyet-ül Kübrâ eserinde “Kâinat erkânından Hâlıkı’nı soran bir seyyahın müşahedatı.” diye takdim ettiğiiman-ı billah davasını kâinatın bütün mevcudlarını nazara vererek ve onları baştan başa delil ve hüccet göstererek isbata çalışıyor. ‘Başta semavât;yıldızlar kelimeleriyle, arz; nebatat ve hayvanat kelimeleri ve cümleleriyle, git gide tâ kâinat heyet-i mecmuasına kadar’ lisân-ı hâl olan şehadetlerini ve delâletlerini beyan ederek Allah-ü Azimüşân’ın varlığını ve birliğini güneş zuhurunda ve kat’iyyetinde isbât ediyor ve diyor:

“Sarsılmaz bir imân isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Âyet-ül Kübrâ’ya müracaât etsinler.”

Hem haşir meselesinde de, yani; öldükten sonra dirilmek, bâki bir hayat, ebedi bir sâadet elde etmek hususunda yine, kâinat dediğimiz şu gördüğümüz madde âlemini ve ondaki esma-i ilâhiye tecellilerini nazara vererek, tecellilerin ebedi âlemde de bâki olacağını beyanla, cennet ve cehennemin vücudunu, bekâ âleminin zûhurunu ispata çalışıyor. Sanki; Karl Marx gibi uluhiyeti inkâr eden, gözünün gördüğünden başkasına inanmayanlara, bu kâinatı bu madde âlemini hadsiz tevhid delilleri olarak nazarlarına veriyor. Said Nursî; o inkârcılara şöyle diyor; ‘O dediğiniz ve inkâra sebeb gösterdiğiniz kâinat, dünya ve içindeki her şey ve bütün varlıklar var ya; işte onlar Kur’an gibi ve peygamber Muhammed (a.s.m.) gibi hâl dilleriyle mütemâdiyen Allâh’a şehâdet ve işâret etmektedirler.’ demekte ve bunun izahını da hadsiz delil ve hüccetler ibrazıyla, ilmi bürhanlar halinde gösteriyor, izah ediyor.

İşte, bir nebze arz edilen bu gibi numûnelere binaen denilebilinir ki; Risale-i Nur, bu asrı ve gelen 21. asrı tenvir edecek bir mucize-i Kur’aniyyedir…

Şimdi, sadede gelelim: Mufassal olarak Bediüzzaman Said Nursî Hz. lerinin hayatını ve ömrünü İslâmiyet yolunda feda edip, geçirdiği mahrumiyet ve meşakkatlerini hemen ifade etmek, şu anda pek müşküldür. Biz de denizden bir katre olarak, onun hayatındaki mühim noktaları beyan edeceğiz.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ, Rûmî 1293, Miladî 1876 yılında, Bitlis vilâyetinin, Hizan kazasına bağlı küçük bir dağ köyü olan Nurs köyünde doğmuştur. Babaları Mirza Efendi, anneleri Nurîye hanımdır. Said Nursî, çocukluğundan beri, çok faâl ve gayretli olduğundan, yalnız bir üstad ve medresede ders almakla iktifa etmemiş, şark’ın meşhur bütün ûlema ve müteşeyyihlerden ders alıp istifade etmiştir.

Hz. Bediüzzaman ilim tahsilinde Doğubeyazıd’da hali çok gariptir. Bir gün Hocası Mehmed Celalî Hz.lerinin, her kitaptan bir veya iki ders tederrüs etmekle muvaffak olup, mütebakisini terk eylemesini sormasına karşılık Molla Said cevaben:

- Bu kadar kitabı okuyup anlamaya muktedir değilim. Ancak bu kitaplar bir mücevherat kutusudur, anahtarı sizdedir. Yalnız sizden şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizin istirhamındayım, yani bu kitapların neyden bahsettiklerini anlayayım da, bilâhare tab’ıma muvafık olanlara çalışırım, demiştir.

Maksadı ise, esasen kendisinde fıtraten mevcud bulunan icad ve teceddüd fikrini medrese usullerinde göstermek ve bir teceddüd meydana getirmek ve bir sürü hâşiye ve şerhlerle vakit zâyi etmemekti. Bu suretle,alelusul yirmi sene tahsili lâzım gelen ulum ve fünunun zübde ve hülasasının üç ayda tahsil ve ikmâl etmiştir.

Bu sırada kendisi 13-14 yaşlarında idi. Sonra ûlemadan mümtaz simalar ile mülâkat etmeye karar verdi. Doğubeyazıd’dan ayrılarak yollar takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak, sahra ve deryalar aşıp Bitlis’e geldi. Oradan büyük biraderi ile görüşmek için Şirvan’a geldi. Şirvan’da kardeşi ile şöyle bir muhavere geçti:

Molla Abdullâh:

-Sizden sonra ben Şerh-i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?

Bediüzzaman:

-Ben seksen kitab okudum.

Molla Abdullâh:

-Ne demek?

Bediüzzaman:

-İkmâl-i nüsuh ettim ve sıranıza dahil olmayan bir çok kitabları da okudum.

Molla Abdullâh:

-Öyle ise seni imtihan edeyim.

Bediüzzaman:

-Hazırım, ne sorarsanız sorun!

Molla Abdullâh, biraderini imtihan eder. Kifâyet-i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi olan Molla Said’i kendisine üstâd kabul etti ve talebelerinden gizli olarak ders almaya başladı.

Molla Abdullâh’ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt’te gelir. Orada bulunan Molla Fethullâh Efendi’nin medresesine gider. Molla Fethullâh, Molla Said’e:

-Geçen sene Suyûtî okuyordunuz, bu sene Molla Camiyi mi okuyorsunuz?

Bediüzzaman:

-Evet “Cami’yi” bitirdim. Mola Fethullâh hangi kitabı sordu ise, “bitirdim” cevabını alınca, tahayyürde kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem bu kadar az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, taacüb etti ve dedi:

-Geçen sene deli idin, bu senede mi delisin?

Bediüzzaman:

-İnsan başkasına kesr-i nefs için hakikatı ketmedebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstâdına karşı hâkikat-ı mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrediniz, söylediğiniz kitablardan beni imtihan ediniz, der.

Molla Fethullâh hangi kitabdan sordu ise cevabını güzelce verir.

Bunun üzerine bu muhavereyi dinleyen ve bir sene evvel Said’in hocası olan Molla Ali-i Suran namındaki zat, kendilerinden ders almaya başlar.

Molla Fethullâh:

-Pek ala, zekada harikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makamat-ı Haririye’den birkaç satırı iki defa okumakla hıfzedebilir misiniz? diyerek kitabı uzatır.

Molla Said bir yaprağını bir defa okumakla hıfz etti ve okudu.

Molla Fethullâh:

-Zeka ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmuu nadirdir, diyerek hayrette kaldı.

Daha sonra hakâik-i islâmiyeden “Şerh-ül Mevakıf”, “Şerh-ül Makâsıd” gibi doksan kitabı mütalâayla hıfzetmiş, Van Valisi Tahir Paşa konağında her gece üç saat tekrar etmekle, onları, üç ayda bir, onları bir devrederdi… Said Nursî Hz.leri hayatının son yıllarında bu hususta şöyle der:

“Hâkaikden o doksan kitab, sonra bana evrad hükmüne geçti. Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ki benim bu mahfuzatım, bu tekrâratım, Kur’ân’ın hâkaikına çıkmaya basamak oldular, sonra Kur’an’a çıktım. Baktım, her bir Âyet-i Kur’an, kâinatı ihata ediyor gördüm, artık Kur’an bana kafî geldi, başka kitablara ihtiyacım kalmadı.”

Molla Said bundan sonra şarkın birçok âlim ve şeyhlerle ilmi münazaralar da bulunmuş, fevkalade acip zekası, ilmi ve hafızasının yüksekliğiyle herkesi hayrette bırakmış ve Bediüzzaman, Said-i Meşhûr ünvanıyla yad edilmeye başlanmıştı. Van’da maruf ûlema olmadığı için Van valisi ricası üzerine Van’a gitmiş, orada ikâmete başlamış.

Bediüzzaman Said Nursî Hz.leri, Van’da iken, kısa müddet içinde Tarih, Coğrafya, Riyaziyat (Matematik), Kimya, Fizik, Biyoloji, Felekiyat (Astronomi) gibi ilimleri mütalâa ve tetkik edip, o ilimlerin de esaslarını da elde etmiştir. Bu dönemde günlük gazeteleri takib ile, Âlem-i İslâm ile yakından alakadar oluyordu. O esnada Van Valisi Tahir Paşa’nın yanında iken okuduğu bir gazetede, İngiliz Müstemlekat Nâzırı’nın İngiliz Meclis-i Meb’usanında, elinde Kur’an’ı göstererek: “Bu Kur’an Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakiki hâkim olamayız. Ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız, ya da Kur’an’ı onlardan soğutmalıyız” sözü üzerine, “Kur’an sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş olduğunu, ben dünyaya göstereceğim ve isbat edeceğim.” diye ruhunda bir feveran ve nihayetsiz bir gayret uyanır.

Said Nursî Hz.leri İngiliz Müstemlekât Nazırının bu sözünden, şöyle bir fikir hasıl olmuştur ki; Şarkî Anadolu’da Medreset-ül Zehra namında, Mısır’daki Cami-ül Ezher gibi bir İslâm üniversitesi inşa edip orada yetiştirdiği talebeler, Kur’an’ını hakkaniyetini bütün âleme neşretsinler. İşte bu maksat ve saikle İstanbul’a geldi. İstanbul”da bütün ulemayı münazaraya davet etti. İkâmet ettiği odasının kapısında şu levha vardı; “Burada her müşkül halledilir, her sûale cevap verilir, fakat sûal sorulmaz”

Bediüzzaman’ın şöhreti, kısa zamanda İstanbul âfakını kaplar. İstanbul’daki nice âlim ve fâzıl kişilerle münâzaralarda bulunur, herkes bu zatın hakikaten BEDİÜZZAMAN olduğunu yakînen bilir ve anlar. Hz. Bediüzzaman’ın bundan maksadı, Şarktaki ilim ve mârifetin yüksekliğine nazarları çevirmekle Şarkta bir dar-ül fünûn tesisine çalışmaktı. Sonra maksadını îzah eden uzun bir dilekçesini, bir vasıtayla sultan Abdülhâmid’e takdim etti. İstanbul’da bulunduğu müddetçe gazetelerde İslâmiyet hakkında ve Meşrûtiyet-i Meşrûa lehinde makaleler yazardı.

31 mart (1909) vak’asından sonra çıkarıldığı asker-î mahkemede divan-ı Harb-i Örfî reisi Hurşid Paşa’nın:

-Sende Şeriat istemişsin? Sualine cevaben:

-Şeriatın bir meselesine bin ruhumu feda etmeye hazırım .ilh. beyanları ve mahkemede yaptığı meşhûr “Divan-ı Harb-i Örfî” adlı müdâafası ile mahkemede berâat etti. Üstâd Bediüzzaman’ın, o zaman ki “Eski Said” tabir ettiği hayatında buna benzer hadsiz hârika hatıraları vardır. Bunlar mufassal Târihçe-i Hâyat’ta zikredilmiştir.

İstanbul’dan Van’a gitmek üzere yola çıkar. Batum yoluyla Van’a giderken Tiflis’e uğrar. Tiflis’te bir Rus polisiyle acip bir muhâverede bulunur. Tarihçe-i Hayatta yazıldığı üzere şöyle:

“…Tiflis’te Şeyh San’an tepesine çıkar. Dikkatle etrafı temaşa ederken yanına bir Rus Polisi gelir ve sorar:

-Niye böyle dikkat ediyorsun?

Bediüzzaman der:

-Medresemin plânını yapıyorum.

O der:

-Nerelisin?

Bediüzzaman:

-Bitlis’liyim.

Rus Polisi.

-Bu Tiflis’tir.

Bediüzzaman:””

-Bitlis Tiflis birbirinin kardeşidir.

Rus Polisi:

-Ne demek?

Bediüzzaman:

-Asya’da, Alem-İslâm’da, üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde, birbiri üstünde üç zulmet inkişafa başlayacak. Şu perde-i müstebidâne yırtılacak, takallüs edecek, bende gelip burada medresemi yapacağım.

Rus Polisi:

-Heyhat!.. Şaşarım senin ümidine!

Bediüzzaman:

-Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimâl verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır.

Rus Polisi:

-İslâm parça parça olmuş?

Bediüzzaman:

-Tahsile gitmişler.İşte Hindistan İslâm’ın müstaid veledidir; İngiliz mektebi idadesinde çalışıyor. Mısır, İslâm’ın zeki mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor.Kafkas ve Türkistan İslâm’ın iki bahadır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde tâlim ediyorlar. İlâ ahir…

Yâhu, şu asilzâde evlad, şehadetnâmelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt’a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyyetin bayrağını âfâk-ı kemâlâtta temevvüç ettirmekle, kaderi ezelini nâzarında, feleğin inadına, nev’i beşerdeki hikmet-i ezeliyyenin sırrını ilan edecektir.” Hâşiye

Hâşiye Aradan seksen sene geçtikten sonra Hz. Üstad’ın: “Ben burada (Tiflis) medrese yapacağım.” sözü, bilfiil tahakuk etmiş; hem Kafkaslarda, hem Türkistan illerinde her suale cevab veren Kur’an’ın son tefsiri Risale-i Nur neşir ve inkişafa başlamış.

Van’a geldikten sonra âşiretleri dolaşarak içtimâî ve ilmî derslerle onları, irşada çalışmıştır. Bu dersleri bilâhare sual-cevab halinde, “Münazarat” isimli eserinde neşredilir. Bu kitabın başında şöyle diyor:

“İslâmiyet güneş gibidir üflemekle sönmez. Gündüz gibidir: göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.”

Bu iki kitap yani “Divan-ı Harb-i Örfi” ile “Münazarat” risaleleri ve Şam’da irad ettiği “Hutbey-i Şamiyye” gibi eserleri, Said Nursî Hz.lerinin istikbale ışık tutan, hayat-ı içtimaiyeye dair, isabetli görüşleri ve dersleridir.

Sonra Van’dan Şam’a gider. Şam ulemasının ısrarıyla, Câmi-ül Emevi’de, içinde yüz ehl-i ilim bulunan, on bin kişilik cemaatte bir hutbe îrâd eder. O hutbesinde İslâm âleminin, içinde bulunduğu hastalıkları ve bunların tedavi çarelerini beyan eder. Bu hutbe daha sonra “Hutbe-i Şamiye” adıyla tab’ ve neşredilir.

Said Nursî, hem “Hutbe-i Şamiye”de hem “Münâzarat”gibi eserlerinde, İslâm aleminin istikbalde teali edeceğini beyanla şöyle müjde veriyor.

“Evet; ümitvar olunuz! Şu istikbâl-i inkılâbat içerisinde en gür seda İslâm’ın sedası olacaktır” Ve bu müjdesini, isbat ve izâha çalışır.

Said Nursî tekrar Van’a avdet eder. Horhor medresesinde talebeleriyle tedrisata devam ederken birinci hârb-î umûmi patlar. Harb-i umumide Şark cephesinde Ruslara karşı, “Gönüllü Alay Kumandanı” ünvanıyla, talebeleriyle harbe iştirak eder. Cansiperâne fedakarlıklar ve kahramanlıklar gösterir. Erzurum cephesinde, Van Bitlis, Muş’ta muhârebelere iştirak eder. O esnasında, “İşârât-ül İ’caz” ismindeki tefsirini telif eder. Bazen avcı hattında, bazen at üstünde, bazen de sipere girdikleri zaman, kendisi söylüyor, Molla Hâbib yazıyordu. “İşârât-ül İ’caz”ın büyük bir kısmı bu vaziyette telif edilmiştir.

Bediüzzaman; bu muhârebeler esnasında toplanan binlerce Ermeni çocuğunu serbest bırakıp Rusların içindeki ailelerine geri döndürdü .Bu hareket, Ermeniler için büyük bir ibret dersi olup, Müslümanların ahlakına hayran olmuşlardı. Bunun üzerine Ermeni fedai komiteleri reisleri, Müslüman çocuklarını kesme adetini bırakıp, “Madem Molla Said, bizim çoluk çocuğumuzu kesmedi bize teslim etti, biz de bundan sonra Müslüman çocuklarını kesmeyeceğiz.” diye ahdettiler. Molla Said, bu surette o havalideki binlerle masumların felâketten kurtulmalarını temin etmiştir. O muhârebelerde Bediüzzaman; çok fedakârlıklar göstererek, ahalinin düşman eline geçmesini önlemiştir. Binihâye Bitlis’in sukutuyla Rus’lara esir düşer. İki sene kadar Kosturma’da esir kalır. İki sene sonra, tek başıyla firar ederek, Petersburg, Varşova ve Viyana, Sofya yoluyla İstanbul’a gelir. Hz. Bediüzzaman “Lem’alar” adlı eserinde, esaret hayatını, esaretten firârını ve İstanbul’daki hayatını tatlı ifadelerle beyân etmektedir.

İstanbul’a avdeti büyük coşkuyla karşılanır. Halife’den, Şeyhülislâm’dan, Başkumandan tut, tâ medrese talebelerine kadar büyük teeveccüh ve iltifata mazhar olur ve “Dar-ül Hikmet-ül İslâmiye” aza tayin olur. Burada iki sene âzalık yapar. O ararda Türkçe ve Arapça eserlerini tab eder. İleride bu arapça eserleri, “Arabiy-yül Mesnevî-i Nuriye” adı altında neşredilecektir.

Said Nursî hz.leri, İstanbul’un işgal edildiği 19182de, İngilizlerin siyaset ve entrikalarını ortaya çıkaran birkaç sahifelik küçük bir risale neşreder. Bu gibi kâhramanane hizmetlerinden dolayı, Ankara hükümetinin nazar-ı dikkalerinin celbe sebeb olur ve yeni hükümet, O’nu kerratla Ankara’ya davet eder. Millet Meclisinde hoşâmedi ile karşılandıktan sonra, ibadet ve namaza dair teşvikkârane beyannâmeler neşreder. Fakat Reis-i Cumhur Mustafa Kemal, Bediüzzaman’ın namaz ve ibadete dair beyanatlarına itirazda bulunur. Bunun üzerine Bediüzzaman; birkaç makul cevap verdikten sonra:

-“Paşa..Paşa! İslâmiyette, Îmândan sonra en yüksek hakikat namazdır.” der…

Bunlardan sonra yeni hükümetle uyuşamayarak teşrik-i mesai edemeyeceğini bildirerek Ankara’dan ayrılıp Van’a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyyeden uzaklaşarak, Erek dağı eteğinde idame-i hayata başlar.

Kısa bir müddet sonra, “Şarkî Anadolu’da, ihtilâl ve isyan hareketleri oluyor.” diyerek, Bediüzzaman, Garb-i Anadolu’ya, Isparta’ya nefyedilir. Burada Isparta-Barla’da kisürgün hayatında, sekiz sene müddetince, Risale-i Nur isimli eserleri telife başlar. “Sözler”, “Mektubat”, “Lemalar”ın on üçüncü cüzüne kadar te’lif ediliyor.

1935 yıllarında ise; yüz yirmi talebesiyle beraber, Eskişehir mahkemesine ve hapsine sevk ediliyor. Burada mevkufen kaldığı bir sene zarfında, yirmi yedi, yirmi sekiz, yirmi dokuz ve otuzuncu lem’a ile, ikinci şuayı te’lif ediyor. Bir ağır ceza hapsinden sonra, Kastamonu vilâyetine sevk ediliyor. Kastamonu’da; karakol karşısında, daima tarassud ve nezaret altındayine sekiz sene kalıyor. Bu ikâmeti esnasıda da üçüncü şuadan dokuzuncu şuaya kadar te’lif ediyor.Yedinci şuâ, Âyet-ül Kübrâ risalesidir.Üstâd’ın Kastamonu’ya gidiyle, oralarda Risâle-i nur yayılıyor…

Sekiz sene Kastamonu’da ikâmetten sonra, Denizli mahkemesine sevk edilmek üzere Ankara ve ıspartaya götürülüp, oradanda Denizli hapishânesine yetmiş tâlebesiyle beraber sevk edildi. Denizli Mahkemesi, bütün dosyayı ve eserleri, Ankara aır ceza mahkemesi yoluyla, profesörler heyetine Risâle-i Nur’u bilirkişi olarak incelettirdi. Eserlerin, tamamen imani veislâami bir keyfiyyette olup, vatan ve millet için gayet nâfi olduğuna dâir raporlar verildi. Bu müsbet raporlar üzerine, Sâaid Nursî ve talebeleri, on ay mevkufiyyetten sonra srbest bırakıldılar. Risâle-i Nur eserleri tamamen geri iade edildi… Beraatten sonra iki ay kadar, Denizlide kalıp bakanlar meclisi kararıyla Afyon Vilâyeti Emirdağ Kazasına nefy edildi. Emirdağ’da dört sene ikâmetten sonra, tekrar 1948senesinin başlarında altmış kadar talebesiyle yeniden mahkeme ve hapishâneye yollandı. Yirmi ay kadar Afyon Hapsinde yattıktan sonra, 20 eylü1 1949 senesinde, yirmi ay mahkumiyyetini doldurarak hapisten tahliye edildi… İki ay kadar Afyon’da ikâmet edip, sonra Emirdağ’a geldi 14 Mayıs 1950 senesinde Demokrat hükümetin iş başına gelmesiyle bir derece serbestiyete kavuştu. 1952’de İstanbul’da Gençlik Rehberiisimli eserinin tâb’ edilmesiyle hakkında yine dava açıldı. Yapılan muhâkemeler neticesinde beraat etti.

İstanbul’da büyük alâka gördü. Bilhâssa İstanbul ve Ankara üniversite talebelerinin, Bediüzzaman’ın eserlerine karşı şiddetli alâkalar vardı. Nur Risâleleri’nin imân esasları aklî ve mantikî deliller ile ispat etmesi, kâinatta ve madde âleminde misaller göstererek ispata çalışması, mektepli gençler arasında büyük bir iştiyâka sebeb olmuştur.Çünkü; şimdiye kadar, böyle bir eser yazılmamış ve duyulmamıştı. Naklî olan imân ve Kur’an hakikatlarını delil ve hüccetler ile ispat ederek akıl ve mantık ölçüleriyle ders vermesi, bu zamanda sanki mânevi bir atom bombası ve Kur’an’ın elinde mânevi bir elmas kılınç gibiydi.

Bediüzzaman; eserlerinde, aklı ve nakli birleştirmişti.

Hülâsa; Bütün ömrü boyunca dâim karakol ve jandarma nezareti altında hayat geçiren Bediüzzaman hz.leri, sürgünde, hâpishanede, nerede olursa olsun; Kur’an haakikatlarını neşredip, gayret ve şeceatle Risâle-i Nur’ların te’lifiyle meşgul olmuştur.

Üstâd hz.leri, hakikatde sevk-i ilâhi ile gittiği yerlerde bir çok dostları ve talebeleri meydana gelmiş ve Risale-i nur yayılmıştır.

Afyon Hapsinden evvel, 1947’den itibaren teksir makinasıyla Nur mecmuaları Isparta ve İnebolu’da neşre çalışılmıştı. Afyon Mahkemesinin ’56′da Diyânet İşleriyaseti müşavere kurulunun bütün Risale-i Nur Külliyât’ını tek tek inceleyerek her bir Risale haakkında, müspet ve faideli Kur’anî bir tefsir olduğuna dair rapor vermesi üzerine, mahkemece Nur Risalelerinin beraat ve iaadesine karar verildi. Bunu müteakip, Üstâd Bediüzzaman’ın izniyle Ankara ve İstanbul’da üniversite talebeleri ve Diyânet İşleri âlimleri beraberliğiyle Risâle-i Nur, matbaalarda yeni harfle basılmaya başlandı. Tez ve süratle Nurlar her tarafta yayılmaya başlandı.

Üstâd hz.leri, hayatlarının son dönemlerini, Isparta’da, hizmetindeki talebelerinin arasında geçirdi. Ankara ve İstanbul’da neşr edilen bütün Nur mecmuaları, Üstâd’ın huzuruna formalar halinde getirip, okunurdu. Üstâd hatt-ı Kur’an ile yazılan risalelerden takip edip, yanındaki talebeleri okur ve böyleece tashih edilen formalar matbaalarda basılırdı. Maalesef, bu arada Üstâd ve Risale-i Nur’lar hakkında mahalli ve yeni yeni mahkemelerde devam etti. Ama, o din düşmanları, sürgünler, hapisler ve ağır ceza mahkemeleri ile Risale-i Nur’un parlak hakikatlerini söndüremediler. Aksine bu ağır devirde Nur talebeleri süratle çoğalıyor ve Risale-i Nur’un her yerde yayılması için ciddiyet gösterip, bu hizmete bel bağladılar. Ve Allâh’ın inâyetiyle hem Nurlar hem talebeler berâat ettiler. Bundan sonra Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şuâlar, Asâ-yı Musa, Mesnevî-i Nuriyye, İşârât-il İ’caz, Tarihçe-i Hayat, Sikke-i Tasdiki Gaybî.. mecmualar şeklinde tab’ ve başka küçük risalelerneşredildi.

Üstâd Bediüzzaman Said Nursî hz.leri hayatının son senesinde Ankara ve İstanbul’a teşrif ederek oralarda bulunan ve Risale-i Nurları neşreden talebelerine son vasiyeti hükmünde müsbet hizmet tarzını ders vererek yazdırdı ve neşrettirdi. Bu mektup ve hz. Bediüzzaman’ın bu son dersi imân ve Kur’an ve İslâmiyet hizmetinde bulunanlara, bilhassa, bu zamanda imtisal edeceklerinin güzel, verimli ve muvafıkiyetli hizmet düstur-larıdır.”Müsbet hizmet tarzı” Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’un te’lifi ve neşri gibi, bu asrın in-sanlarına ve gelecek nesillere yepyeni ve güzel bir hediyesidir. Şöyle ki:

“Aziz kardeşlerim!

Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlahîye göre sırf hizmet-i îmâniyeyi yapmaktır, vazife-i İlahiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren müsbet îmân hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. Meselâ:

Kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, bir çok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ: Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfî’de i’dam teh-didine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlahiyeye karışmamak hakikatı için; bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis (A.S.) gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi sabır ve rıza ile karşıladım.

Evet meselâ: Seksen bir hatasını mahkemede isbat ettiğim bir müddeiumumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünki asıl mes’ele bu zamanın cihad-ı manevîsidir. Manevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dâhilî asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

Evet mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. “VEL TEZİRU VÂZİRETEN VİZRA UHR” düsturu ile ki: “Bir cani yüzünden; onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mes’ul olamaz.” İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâm’da asayişi ihlâl edici dâhilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da, aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı maneviyenin en büyük şartı da; vazife-i İlahiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir, netice Cenab-ı Hakk’a aittir; biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

Ben de Celaleddin-i Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i îmâniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir.” deyip ihlas ile hareket etmeyi Kur’andan ders almışım.

Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünki düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî, ihlas sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak asayişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı maneviyedeki fark, pek azîmdir…”

“…Ben tek başımla daha evvel aleyhimde ki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, ohizmet-i imâniyyede muvafık olduğum halde; şimdi milyonlar Nur Tâlebeleri olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahrikatlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.

Biz dünyaya bakmıyoruz.Baktığımız vakitte onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Asayişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz…”

“Şimdi küfr-ü mutlak, öyle cehennem-i manevî neşrine çalışıyor ki, kâinatta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur’an’ın “Rahmeten lil-âlemîn” olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete îmân, Allah’a îmân ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev’-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki; o manevî cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış. Halbuki şimdi fen ve felsefenin dalalet kısmı; yani Kur’anla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur’ana muhalefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar, zındıklar vasıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmağa başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz. “Dinsiz bir millet yaşamaz” hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakikat-ı halde yaşanmaz. Onun için Kur’an-ı Hakîm, bu asırda bir mu’cize-i maneviyesi olarak Risale-i Nur şakirdlerine bu dersi vermiş ki; küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupa’yı ve Balkan’ları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur’an-ı Hakîm’in bu dersidir ki; o hücuma karşı sed çekmiş, bu suretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.

Demek bir müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak… Çünki bir İsevî müslüman olsa, İsa Aleyhisselâm’ı daha ziyade sever. Bir Musevî müslüman olsa, Musa Aleyhisselâm’ı daha ziyade sever. Fakat bir müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemalâta medar hiçbir halet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.

Onun için Cenab-ı Hakk’a şükür Kur’an-ı Hakîm’in işarat-ı gaybiyesi ile kahraman Türk ve Arab milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu’cize-i Kur’aniyenin Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara başlamış. Ve onaltı sene evvel altıyüzbin adamın îmânını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sabit olmuş. Demek Risale-i Nur; beşeri anarşilikten kurtarmağa bir derece vesile olduğu gibi, İslâm’ın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arab’ı birleştirmeye, bu Kur’anın kanun-u esasîlerini neşretmeğe vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.

Madem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur’an’a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta cehennemden ziyade dünyada da daha büyük bir cehennem var. Çünki ölüm madem öldürülmüyor. Her gün beşerde otuzbin cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut taraftar olanlara; hem şahsın i’dam-ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da i’dam-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennem’den on defa daha fazla dehşetli Cehennem azabı çeker. Demek o Cehennem azabını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünki herbir insan akrabasının saadetiyle mes’ud, azabıyla muazzeb olduğu gibi; Allah’ı inkâr edenlerin itikadlarınca bütün o saadetleri mahvoluyor, yerine azablar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu manevî cehennemi insanların kalbinden izale eden tek bir çaresi var: O da Kur’an-ı Hakîm’dir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur eczalarıdır…”

Hz. Üstâd hayatının son senelerin de İstanbul Ankara ve Konya’yı ziyarette bulumuş.buralara teşrifi müslümanların ziyadesiyle sevidirmiştir. Fakat bazı din düşmanları desiselerle asılsız neşriyatlarla ehl-i idare ve hükümeti evhamlandırdılar.Bunun üzerine Hz. Üstâd’ın, Isparta ve Emirdağ’da ikamet müddetleri uzatıldı. Ve ikamet ettiği evin kapısında, yeniden gece gündüz polis nöbet beklemeye başladı.Hz. Üstâd 1960 yılının mart ayında Ramazan-ı Şerifi talebelriyle Isparta’da geçirip, beraber teravih namazlarını eda ettikten sonra hastalandı ve Urfa’ya gideceğini emir ve beyanda bulundu ve hizmetinde bulunan bazı talebeleriyle beraber Urfa’ya giderken, yolda hasta haliyle talebelerine: ”Merak etmeyiniz.. Merak etmeyiniz!.. Ben, beş komitenin bellerini kırdım.” Diye defalarca beyanda bulunmuştur. Yani, Âyet-ül Kübrâ gibi,Allah’a îmân hakikatlarını, güneş gibi isbat eden Nur Risaleleriyle, inkarı ulûhiyyet fikrini neşreden tabiyyun ve maddiyyun fikirlerini zir-ü zeber etti.

Urfa’da iki gün kaldıktan sonra, nihâyet Ramazanın 25’inde, yani 1960’ın 23 Martında ebedi hayata intikal etti. Hz. Üstâdın beyanatları üzrine vefatlarından sonra, Hizmet-i Nuriyye, her tarafta parlak nurunu saçmış ve neşretmiştir. Üstâd’ın ifadesiyle: “Risale-i Nur, Kur’an’ın elinde bir elmas kılınç olup, küfür ve ilhada ve dinsizlik cereyanlarına karşı, mânevi bir atom bombası gibi bir mahiyet kazanıp, inkâr ve dâlalet cereyanlarına karşı mukabele etmektedir.”

Şimdi ise, Risale-i Nur, Türkiye’nin bütün vilayet ve kazalarında yayılıp tâ köylere kadar, Nur medreseleri açılıp, sayısız gençler ve genç nesiller Nur Risalelerini tâ’lim ve tedrisatta bulunmaktadırlar. Buna mümasil,bütün lise ve üniversite talebelerine Nur Risaleleri ile, Îmân ve İslâmiyet hakkında akıl ve mantığa dayanan, delil ve hüccete istinad eden imân ve Kur’an dersleri yapılmaktadır. Avrupa ve Amerika ve Dünyanın bir çok sair ülkelerinde ve âlem-i İslâm ve Asya ülkelerinde bilhassa Türkî cumhuriyetlerde ve Malezya ve Endonezya ve Avustralya gibi uzak doğu ülkelerinde Nur Risaleleri, başta İngilizce ve Arapça olmak üzere, otuz kadar lisanlara tercüme edilmiş ve okunmaktadır.

Risale-i Nur’un okunması, ders ve tâlimi hakkında, Üstâd Bediüzzaman’ın bir çok vasiyetleri vardır. Bir kitabında diyor: “…Hem şimdi anlıyorum ki, eskiden beri benim liyakatim olmadığı halde bana verilen Bediüzzaman lâkabı, benim değildi; belki Risale-i Nur’un manevî bir ismi idi. Zahir bir tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine iade edilmiş…”

Yani; bu beyanda Risale-i Nur’un Bediüzzaman olduğunu, manevi ve ebedi Bediüzzaman olarak devam edeceğini ifade etmektedir.

Vasiyetlerinde: Risale-i Nur; Kur’an-ı Hâkim’in mânevi bir mucizesi olduğunu, istikbali tenvir edeceğini ve bilhassa, gelen 21. Asrın manevî bir mürşidi olacağını ihtar etmektedir ve ziyaretçiler hakkında yazdığı bir mektubunu ikamet ettiği evinin dış kapılarına astırıp, her ziyaretçiye okutturmuştur. Ve bununla kendisi vefat ettikten sonra, ilmî ve manevî ve irşadı hakikat-ı Kur’aniyye derslerini Risale-i Nurlarla devam edeceğini müjde vermiştir. İşte onlardan birisi şudur:

“Benimle görüşmek isteyen aziz kardeşlerime beyan ediyorum ki: İnsanlarla gö-rüşmeye zaruret olmadıkça tahammülüm kalmadığından, hem şimdi tesemmümden, zafiyetten, ihtiyarlıktan ve hasta bulunmuş olmaktan dolayı fazla konuşamıyorum. Buna mukabil, kat’iyyen size haber veriyorum ki: Risale-i Nur’un her bir kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz. Ben şuna karar vermiştim ki; Allah için benimle görüşmek isteyenleri görüşmediklerine bedel her sabah okuduklarıma, dualarıma dâhil ediyorum ve etmekte devam edeceğim…Risale-i Nur bana hiç ihtiyaç bırakmıyor. Konuşmaya lüzum kalmadı…” demektedir.Bu hakikatlı beyan, âyniyle zuhura gelmiştir ve gelmektedir ve mânevi Bediüzzaman, daima iş başında hizmet-i imâaniyyenin devamındadır gibi bir tezâhürü görünmektedir.

Hizmetinde bulunan tâlebe ve hizmetkârları

Hz. Üstâd Bediüzzaman’ın Risâle-i nur’un teklifindeki yüksek ilmi ve edebi hüviyeti ve bulunduğu zamanın gerçeklerin iyi bilmesi, Kur’anî bir yol olan Risâle-i Nur’un mesleki, meşrebi ve gerek ahval-i şahsiyyesi ve gerek hizmette takib ettiği esasslar ve düsturlar hakkında tatmin edici beyânve izahlar Risâle-i Nur Külliyâtın’da bilhassa Mektubât’ta, İhlâs Lem’a’larında, Kastamonu ve Emirdağ Mektupları’nda geniş tafsil ile izah edilmiştir ve bilhassa yukarıda bir nebze bahsettiğimiz hayatının son senesinde Ankara’da son vasiyeti hükmündeki son dersinde ehemmiyetli esaslar vasiyet etmiştir. Bütün bunları mezkur risâle ve mektıplarqa havale ediyoruz. Bilhassa, İslâm âleminde hizmet-i kur’âniyyede bulunan veeya bulunmak isteyen herkese güzel hayâtî düsturlar o risalelerde beyan edilmiliştir. Şimdi, Hz. Bediüzzaman’ın son Isparta hayatında, 1955’lerde “Reisicumhura ve Başvekile” diye yazdığı mektubunu, hizmet ve gayesini hulasa ettiği mülâhazasıyla aşağıya dercediyoruz. Hz. Bediüzzaman bu mektubunda iki mühim noktayı nazara veriyor:

İmanı kurtarmak ve tahkikik yapmak için Kur’an’da kısa bir yol bulunduğunu, bu zamanın bu fen ve ilim asrında bulunanların, bu Risâle-i Nur’a ihtiyacını belirtir.

Mısır Cami-ül Ezher’i gibi Asya’da da daha büyük ve daha muazzam bir üniversite lüzumunu ve bununda dört-beş müslüman devletlerin merkezi hükmündeki Şarki Anadoluda; Van, Bitlis, Diyarbakır civarında olmasını bu suretle müslümanlığa en büyük tehlike olan ayrılık ve ırkçılık fikirlerine mukabele edileceğini izah eylemektedir:

Reisicumhura ve Başvekile

Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir bîçare garib ihtiyar der ki: Size iki hakikatı beyan ediyorum:

Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakıyetkârane ittifakını, bu millete kemal-i samimiyetle, sürur ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşâallah dörtyüz milyon İslâm’ın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i ammenin teminine kat’î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım. Otuz-kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terkettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri îmânı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur’anın bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur’un Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen mikdarın üç misli Risale-i Nur’un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

Sâniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve birinci harb-i umumîde yine ırkçılığın istimali ile mübarek kardeş Arabların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-ı umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeğe çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek, ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde; evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezcolmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Arablarda da Arablık ve Arab milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir. Sizin bu defa ki Irak ve Pakistan’la pek kıymettar ittifakınız, inşâllah bu tehlikeli ırkçılığın zararını defedecek ve dört-beş milyon ırkçıların yerine, dört yüz milyon kardeş Müslümanları ve sekiz yüz milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sair dinler sahibelerinin dostluklarını bu vatan milletinekazandırmaya tam bir vesile olacağına, ruhuma kanaat geldiğinden size beyan ediyorum.

Sâlisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur’an’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu, İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur’an’ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”

İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsad komitesi bu bîçare, fedakâr, masum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de altmışbeş sene evvel bu cereyana karşı, Kur’an-ı Hakîm’den istimdad eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir Dârülfünun-u İslâmiye tasavvuru ile, altmışbeş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalaletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mabeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk:

Birinci Vesilesi: Risale-i Nur’dur ki; uhuvvet-i îmâniyenin inkişafına kuvvet-i îmân ile hizmet ettiğine kat’î delil, emsalsiz bir mazlûmiyet ve âcizlik haletinde te’lif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâm’ın ekserî yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyyun ve tabiiyyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerhedememesidir. İnşâallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zâtlar, bu mu’cize-i Kur’aniyenin cilvesini âlem-i İslâm’a işittireceksiniz.

İkinci Vesilesi: Altmışbeş sene evvel Câmi-ül Ezher’e gitmek istiyordum. Âlem-i İslâm’ın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Câmi-ül Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi; Asya, Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir dârülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfî ırkçılık ifsad etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile “İNNEMEL MU’MİNUNE İH-VETUN” Kur’anın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikıyla tam musalaha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mekteb ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye vilayat-ı şarkıyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında Medreset-üz Zehra manasında, Câmi-ül Ezher üslûbunda bir dârülfünun; hem mekteb, hem medrese olarak bir üniversite için, tam ellibeş senedir Risale-i Nur’un hakaikına çalıştığım gibi, ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altun lira verdiği gibi, sonra ben eski harb-i umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcud 200 meb’ustan 163 meb’usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayd ve garblılaşmak ve an’anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb’uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki: “Biz şimdi ulûm-u an’ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garblılaşmaya ve medeniyete muhtacız.” Ben de cevaben dedim:

“Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da ekser enbiyanın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve feylesofların garbda gelmelerinin delaletiyle; Asya’yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garblılaşmak namıyla an’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört-beş büyük milletlerin merkezinde olan vilayat-ı şarkıyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyet’in hakaikına kat’iyyen taraftar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:

Ben Van’da iken, hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim. Dedi: “Ben Müslüman bir Türk’ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünki tam îmâna hizmet ediyorlar.” Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aks-ül amel ile, o da Kürdçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd’ü, sâlih bir Türk’e tercih ediyorum.” Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaatı geldi ki: Türkler, bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran meb’uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum!

İşte bu cevabımdan sonra, an’ane aleyhinde ve her cihetle garblılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim, Allah kusurlarını afvetsin, şimdi vefat etmişler.

Râbian: Madem Reis-i Cumhur gayet mühim mesail-i siyasiye içinde şark üniversitesini en ehemmiyetli bir mes’ele yapıp, hattâ hârika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmet ile medresenin medar-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta-şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kal’ası olan bu üniversiteyi yine mesail-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması; elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm faideli hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünki hariçteki kuvvet tahribatı manevîdir, îmânsızlıkladır. O manevî tahribata karşı atom bombası, ancak manevî cihetinde maneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir. Madem elli beş sene bu mes’ele ye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikı ile ve neticeleri ile tedkik etmiş bir adamın bu mes’elede re’yini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken; Amerika’da, Avrupa’da bu mes’eleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu mes’elede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz.

Said Nursî

Üstâd Bediüzzaman Said Nursi Hz.’leri 1925-1926’da Van’dan Isparta’ya nefyedilip, Barla nahiyesinde sekiz sene ikâmet ederek, hem Barla, hem Isparta ve 1935’te Eskişehir hapishanesinde te’lif edip, talebelerin kalemleriyle etrafa neşre başladığı Risâle-i Nur hizmetinin ehemmiyetini bahsettiği risâlelerinde ve bütün mahkeme müdafaalarında müsbet hizmet tarzını nazara verir ve “Kur’an bizi maddi mukabeleden men’ etmiştir.” der. Buna delil olarak bir Ayet-i Kerimenin (Bakara sûresini 256-257 âyetleri) 1930-1934 tarihlerine işâret ettiğini beyanla âyetin hakikatını şöyle tefsir eder:

“Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil manevî bir cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıncıyla olacak. Çünki dindeki rüşd-ü irşad ve hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur’an’dan çıkacak diye haber verip, bir lem’a-i i’caz gösterir.

Hem tâ “HALİDUNE” kelimesine kadar Risale-i Nur’daki bütün müvazenelerin aslı, menbaı olarak aynen o müvazeneler gibi mükerreren nur ve zulümat ve iman ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emaredir ki, o tarihte bulunan cihad-ı manevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namında Risale-i Nur’dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun manevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.

Evet hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale-i Nur bu ihbar-ı gaybı ve lem’a-i i’cazı bil’fiil göstermiştir. Ve bu sırr-ı azîm içindir ki; Risale-i Nur şakirdleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücadelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar ve hakikî şakirdleri en dehşetli bir hasmına ve hakaretli tecavüzüne karşı ona der:

“Ey bedbaht! Ben seni i’dam-ı ebedîden kurtarmaya ve fâni hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden bir bâki insaniyet saadetine çıkarmaya çalışıyorum. Sen benim ölümüme ve i’damıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa ve âhirette ceza ve belaların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi defol; senin ile uğraşmam, ne yaparsan yap.” der. O zalim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor, keşki kurtulsa idi diyerek ıslahına çalışır…” demektedir.

Malum olduğu üzere bu ifadelerdeki; “iman-ı tahkikî kılıncı” ve “o tarihte bulunan cihad-ı manevî mübarezesinde büyük bir kahraman; Nur namında Risale-i Nur’dur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun manevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.” demekten murad; Ayet-ül Kübrâ gibi imân hakikatlarını güneş gibi ispat eden hadsiz delil ve hüccetlerle aklı ve kalbi ikna eden, Kur’an’ın ve İslâmiyetin hakkaniyetini ilim ve hikmet diliyle beyan eden Nur risâleleridir. Çünki, bu risâleler fen ve felsefeden gelen şek ve şüpheleri izale etmiş ve dünyada ne kadar inkar-ı ulûhiyyet ve dalalet fikirleri varsa, umumunu mağlub etmiştir ve Allâh’ın varlığını kâinatın zerreleri adedince ispat etmiştir. Ve İslâmiyetin yakın bir gelecekte, beşeriyetin din-i fıtrisi olacağını ispat ve beyan etmiştir. Hatta bu ispat ve izahların ve bu hâkikat-ı Kur’âniyenin ve imâniyenin neşri neticesinde şu hususu nazara verir:

“…İki dehşetli harb-i umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle kat’iyyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz, geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikata dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna’ eden Kur’an ile bir musalaha veya tâbi’ olabilir. O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur’an’a kılınç çekemez…”

www.saidnur.com

BEDİUZZAMANIN HAYAT KRRONOLOJİSİ

Bismillahirrahmanirrahim

Bediüzzaman Said Nursi Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden “Molla Said”e, “zamanın emsalsizi, benzersizi” anlamında “Bediüzzaman” lâkabı verildi.

Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı.

İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı’yı da anlayamamıştı. Asıl problem buydu.

Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: “Tahkiki iman” geliştirdiği metodun özü ve özetiydi.

Sıra “tahkiki iman” ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi.

Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı “Medresetüzzehra” adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. “Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesi, iç içe girmesiyle) hakikat tecelli eder… İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit, birincisinde taassup (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar)” diyordu.

Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul’a geldi. Fakat İmparatorlukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekâyı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. “Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?” diye sorup ihsan-ı şahâneyi reddedince de akıl hastahanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair bir rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü.

Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul’daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, “Sen gerçekten de Bediüzzamansın” demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve “meşrutiyet-i meşrua”yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu. Bediüzzaman’a göre mutlakıyet İslami dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvelâ “üç büyük düşman” saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu.

“31 Mart Olayı” ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman’dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van’a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü. Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslâm Akademisi “Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye”ye üye oldu. İstiklal Savaşı sürerken, Anadolu harekâtını “isyan” sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden İşgal Kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahküm edildi.

Zaferden sonra Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi (1922). Meclis’te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında “kıble farkı” oluşmak üzere olduğunu görüp milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van’a döndü.

Şeyh Sait isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta “Dahile kılıç çekilmez” dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur’a, ardından Barla’ya sürüldü. Barla’da Risale-i Nur Külliyatı’nı telife başladı. Tek başına bir mektep oldu ve “cevher insan” yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi.

1925′li yıllarda Türkiye’de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam’ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi.

Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur’ânî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü temin ederek iman hakikatlerini anlatmıştır. Böylece kelam, tasavvuf ve pozitif bilimleri terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır.

İslam uleması yüzyıllar boyu insanın temel soruları olan “ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum, vazifem nedir?” gibi konulardan ziyade hep dış alem ve siyaset üzerine mesailerini teksif etmişti. Oysa “iman ve temele ait” meseleler halledilmeden ve doyurucu cevaplar bulunmadan afaki meselelere yönelmek bunalımın derinleşmesini sonuç veriyordu. İslam dünyasının siyasi düzenleme ve projelerden ziyade ve fakat onları da ihmal etmeden zihniyet düzenlemesine ihtiyacı vardı. Problemin çözümü Kur’ân’ın çağlar üstü mesajının günümüze bakan yönünü ortaya çıkarmaktı. Risale-i Nur külliyatı ise bu mesajın açıklamasıdır.

Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

Risale-i Nur Külliyatını telif etmesiyle birlikte Bediüzzaman önceki hayatını Eski Said dönemi diye isimlendirmiştir. Bediüzzaman’ın haya-tını Eski Said, Yeni Said diye ayırması bir değişiklikten ziyade bir tarzı ifade içindir. Eski Said, daha çok imanın dışavurumu olan kurumlar, davranışlar ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti.

Bediüzzaman’a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır.

Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler.

1960 yılının 23 Mart’ında Urfa’da Hakk’ın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddî servet bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Mânevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca “Kur’an talebesi” bırakmıştır.

Allah ondan razı olsun.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN KRONOLOJİSİ

Bediüzzaman’ın hayat seyri ve safahatından mü*him bir kısmının tarihleri:

1877

Said Nursî Hazretlerinin Bitlis Vilayeti Hizan İlçesi Nurs Köyü’nde doğumuştur.

1885

Yaş 9

Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ay*rılıp Tağ Köyü Medresesine gelmesi… Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne dönmüştür.

1891

Yaş 14

Hz. Üstad’ın Resulullah’ı (A.S.M.) rüyasında gör*mesi ve em*salsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt’a gitmesi… Bu sıralarda kendisinin lakabı, Molla Said-i Meşhur’dur.

1892

Said Nursî Hazretleri, görülen hârika haller ve za*mana uy*mayan durumlar karşısında Bediüzzaman ünva*nının kendisine verilmesi ve böyle anılmaya baş*lanması

1893

Yaş 16

Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt’in Tillo kasabasında bir kubbede inzi*vaya çe*kilmesi… Karınca ve arı milletlerinin cumhuri*yetçi olduk*larını söylemesi…

1894

Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre’de aşiret reis*lerinden Mustafa Paşa’yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarında bulunması…

Mardin’de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes’ele*lerle ilgilen*mesi…

1895

Mardin’den nefiy ile Bitlis’e gelmesi ve iki yıl orada valinin ilme hürmetinden dolayı tahsis ettiği odada kal*ması…

1897

Van Valisi Hasan Paşa’nın daveti üzerine Van’a git*mesi ve Valinin konağında kalması

Müsbet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sa*hibi olması

Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80-90 cild kitabı, üç ayda bir ezberden devretmesi

1900

İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladiston’un gazete*lerde çıkan beyanatı üzerine Bediüzzaman o zamana ka*dar elde ettiği bütün ilimleri, Kur’anın hakikatlerine çıkmak için basamak yapmaya karar verir ve der:

“Kur’anın sönmez ve söndürülmez manevî bir gü*neş hük*münde olduğunu, ben dünyaya isbat edece*ğim ve göstereceğim!”

1907

Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul’a gelmesi

Kaldığı yerin kapısına “Her suale cevab verilir” lev*hasını asıp, âlimleri sual sormaya daveti

Sultan Abdülhamid’e Şark’ta üniversite açılması için müra*caatı

Yıldız Divan-ı Harbi’ne verilmesi

1908

Meşrutiyete, yani seçim ve meclis sistemine (tam meşruiyete istinadı için) sahip çıkması

1909

31 Mart’ta Bediüzzaman’ın yatıştırıcılığı

İsyan etmiş olan sekiz taburu itaata getirmesi

Bediüzzaman’ın Divan-ı Harb’e verilişi

Divan-ı Harb’de beraet edişi ve serbest bırakılması

1910

Divan-ı Harb’den beraet eden Bediüzzaman’ın Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılması

Şark’ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatması ve içtimaî dersler vermesi

1911

Şam’a gelişi ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyması ve hal çarelerini gös*termesi

Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine çık*ması

1913

Van’a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini at*tır*ması

1915

Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephe*sinde Ruslarla çarpışıyor

1916

Bediüzzaman’ın Ruslara esir düşmesi ve iki yıl esaret hayatı

1918

Bediüzzaman’ın Kosturma’dan firar edişi

17 Haziran 1918: Bediüzzaman’ın Varşova, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul’a avdeti

Enver Paşa’nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman’a, Harbiye Nezareti ikramiye ve harb ma*dalyası veriyor

13 Ağustos 1918: Ordu-yu Hümayun’un tavsi*ye*siyle Dâr-ül Hikmet’e âzâ oluşu

1919

19 Nisan 1919: Bediüzzaman’ın Dâr-ül Hikmet’ten altı ay izne ayrılması

Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman’a “Mahreç” pâ*yesi veriyor

1920

İngiliz işgaline karşı “Hutuvat-ı Sitte”yi neşrede*rek mücadele etmesi

1921

Bediüzzaman’ın Anglikan Kilisesi’ne cevabı

Bediüzzaman, Kuvâ-yı Milliyeyi destekliyor

1922

Bediüzzaman davet üzerine İstanbul’dan Ankara’ya geliyor

9 Kasım 1922: Bediüzzaman’a Meclis’de hoşâ*medî yapıl*ması

1923

19 Ocak 1923: Bediüzzaman Meclis’de mebuslara hi*taben bir beyanname neşrediyor

17 Nisan 1923: Ankara’da umduğunu bulama*yan ve kendi*sine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman’ın Van’a git*mek üzere yola çıkması

1925-1927

Bediüzzaman’ın Van’dan nefyi

Bediüzzaman Van’dan İstanbul’a oradan da Burdur’a getiri*liyor

Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir ora*dan da Barla’ya getiriliyor

Başta Sözler, Mektubat, Lem’alar’ın bir kısmı ol*mak üzere Risale-i Nur’lar te’lif edilmeye başlanıyor

1934

Barla’dan alınan Bediüzzaman’ın Isparta’ya getiri*lişi

27 Nisan 1935: Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor

Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muha*keme edilmek üzere Eskişehir’e götürülüyor

Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman’a 11 ay ceza veriliyor

1936

Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz’den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye ediliyor

27 Mart 1936: Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu’da ikamete mecbur ediliyor

Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol kar*şı*sında bir eve yerleştiriliyor. Burada da bir kısım insan*lar ona talebe oluyor*lar. Âyet-ül Kübra ve bir kısım risa*lele*rin telifi yapılıyor. Başka yer*lerdeki talebele*riyle, Kastamonu Lâhikası adıyla toplanan kitap*taki mektub*larla haberleşiyor ve hizmet metodları hakkında ikaz*larda bulunuyor.

1943

20 Eylül 1943: Bediüzzaman’ın tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli’ye getirilmesi

1944

Denizli mahkemesinin başlaması

15 Haziran 1944 Denizli Ağırceza Mahkemesi Bediüzzaman’ın beraetini ilân ediyor

Ağustos 1944 sonlarında Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur edili*yor

1948

23 Ocak 1948 Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve ta*lebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki

6 Aralık 1948 Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mah*kûmiyet kararı verişi ve temyiz

1949

20 Eylül 1949 Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni ol*mak için Afyon hapishane*sinden şafak vakti tahliye edi*liyor

20 Kasım 1949 Bediüzzaman’ın tekrar Emirdağ’a getirilişi

1952

Ocak 1952’de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul’a geldi.

22 Ocak 1952 Salı Gençlik Rehberi mahkemesi*nin ilk du*ruşması

5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman’ın Gençlik Rehberi dâva*sından beraeti

1953

Nisan 1953: Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a geldi

Mayıs 1953: İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın üç ay kadar kalması

Bediüzzaman’ın Patrik Athenagoras’la görüşmesi

Onsekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla’ya gelişi

1956

23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurların beraeti ve iade edil*mesi

1957-1958

Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat’ın matba*alarda neşredilmesi
1960

23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman, Ramazan’ın 25. günü gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda etti

12 Temmuz 1960 Salı: Mezarı açılan Bediüzzaman’ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikop*terle meçhul bir istika*mete götürülü*yor.

Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi- Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı

Bediuzzamanın tahsil hayatı

Tahsile merakı nasıl başladı?

Bediüzzaman, dokuz yaşına kadar anne ve babasının yanında kaldı. Bu yaşında tahsile karar verdi. Böyle bir karar vermesine ağabeyi Molla Abdullah’ın medrese tahsilinde bulunması sebep oldu. Ağabeyinin gittikçe artan feyiz, ahlâk, fazîlet ve kemâlatı ve onun köydeki okumamış arkadaşlannı okutmakla tezahür eden meziyetini düşünüp hayran kaldı, time karşı ciddî bir şevkle tahsile karar verdi. Bu sebeple İsparit nahiyesine bağlı Tağ köyünde Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesine gitti. Fakat burada fazla kalamadı. Fıtratı icabı dâima izzetini koruması, hattâ âmirâne söylenen küçük bir söze dahi tahammül edememesi sebebiyle, Molla Mehmed Emin Efendinin isteği üzerine tekrar Nurs’a döndü.

Nurs’da medrese yoktu. Bu sebeple küçük Said haftada bir eve gelen büyük kardeşi Molla Abdullah’tan ders aldı.

Kendisinin bildirdiğine göre Bediüzzaman ilk tahsiline 1303/1885 yılında, Kur’ân öğrenmekle başlamıştır.1

Tekrar tahsile niyet

Bir müddet sonra ağabeyinden aldığı haftalık dersleri kâfi bulmayarak Pirmis köyüne, sonra Hizan şeyhinin yaylasına gitti. Burada da izzet-i nefsinin* hâkimiyete tahammül edememesi, tahsilde bulunan emsallerinden dört talebe ile geçinememesine sebep oldu. Her seferinde bu dört talebe bir olup Said’e hücum ediyorlardı. Bunun üzerine Bediüzzaman medresenin sahibi, büyük şeyhlerden Seyyid Nur Muhammed Hazretlerinin huzuruna çıktı. Fakat acizlikle arkadaşlarını şikâyet etmeyi izzet-i nefsine yakıştıramadığından şöyle dedi:

“Şeyh Efendi, bunlara söyleyiniz. Benimle dövüştüklerinde dördü bir olmasınlar ikişer, ikişer gelsinler.”

Şeyh, çocuk yaşındaki Said’in bu cesaretinden hoşlanarak, “Sen benim talebemsin. Kimse sana karışamaz” dedi. Bundan sonra küçük Said, “Şeyh Talebesi” diye anılmaya başladı.

Kısa bir müddet sonra buradan da ayrıldı, ağabeyi ile birlikte Nurşin köyüne gitti. Mevsimin yaz olması sebebiyle Nurşin ahalisi ve medrese talebeleri Seyhan yaylasına çıkmışlardı. Bu sebeple küçük Said ve ağabeyi de oraya çıktılar. Yaylada iken her nasılsa Said, ağabeyi ile kavga etmişti. Taği medresesi hocalarından Molla Mehmed Emin Efendi, “Niçin ağabeyinin emrinden çıkıyorsun?” diye müdahale etti.

O sırada Şeyh Abdurrahman-ı Taği’nin medresesinde bulunuyorlardı. Said hocasına şu karşılığı verdi:

Efendim şu tekyede bulunmak hasebiyle siz de benim gibi bir talebesiniz. Öyle ise burada hocalık hakkınız yoktur.” Küçük Said bu sözleriyle Mehmed Emin Efendiye aslında gücünü medresenin kurucusu Şeyh Abdurrahman’dan aldığına dikkat çekiyordu.

Bundan sonra gündüzleyin dahi herkesin güç geçebileceği büyük bir ormandan geceleyin geçerek Nurşin’e geldi. Bir müddet orada kaldıktan sonra Ku-ğak isimli bir köye gitti.

Bediüzzaman, çocukluk yıllarındaki bu halet-i ru-hiyesi ile ilgili olarak şöyle der:

“Ben, on yaşında iken, büyük bir iftihar, hattâ ba-zan temeddüh suretinde bir haletim vardı; istemediğim halde pek büyük bir iş ve büyük bir kahramanlık tavrını takınıyordum. Kendi kendime derdim: ‘Senin beş para kıymetin yok. Bu temeddühkârane; hususan ceseratte çok fazla gösterişin ne içindir?’ Bilmiyordum; hayret içinde idim.”2

Şeyh Abdurrahman-ı Taği ve küçük Said

Şeyh Abdurrahman-ı Taği (1247-1304) Şeyda lakabıyla meşhur bir zâttı. Bu zâtın torunu Şeyh Masum, dedesi ve Said’le ilgili şöyle bir hatıra anlatmıştır:

Bediüzzaman Hazretleri henüz küçük bir talebe iken, birkaç kez Nurşin köyüne gitmişti. Bir defasında yine Nurşin’e gelirken, Şeyda Hazretlerinin aniden divangahından kalkarak, Nurşin köprüsüne doğru yürüdüğünü görürler. Halifeleri de onun arkasına düşer. Şeyda Hazretlerinin uzaktan gelen bir çocuğa doğru yürüdüğünü görürler. Şeyda o çocuğun yanına gidip elinden tutar, köye getirir. Beraber divana gelirler. Şeyda “Divanda kimse kalmasın” emrini verir. Sonra da küçük Said ile uzun müddet birlikte kalır. Anahtar deliğinden bakmaya cesaret edenler, Seydanın diz çöküp oturduğunu, küçük Said’in de ayakta elpence durduğunu görürler. Sonra Şeyda Hazretleri kapılan açar, talebeler divana gelirler. Şeyda Hazretleri cemaata der ki: “Merak ettiğinizi biliyorum. Meseleyi anlatayım: “Cenâb-ı Hak bu çocuğu ilim mertebelerinden hızla geçirttiği gibi maneviyat mertebelerini öyle geçirmiştir.”3

Bediüzzaman, Abdurrahman-ı Taği Hazretlerini çok sever ve takdir ederdi. Onunla ve medresiyle ilgili hissiyatlarını şöyle anlatır:

“Nahiyemiz olan Hizan kazasına tâbi İsparta’da [İsparit'de], birden bire meşhur Şeyda nâmında Şeyh Abdurrahman-ı Tâği himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlar ile iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazara-i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir dâire-i ilim ve tarikat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya ruy-i zemini [yeryüzünü] fethedecek bu hocalardır. Eski meşhur ulema ve evliyalar ve allâmeler ve kutuplar., onların medar-ı bahsi oldukça ben de dokuz on yaşında iken dinliyordum. Kalbime geliyordu ki, bu talebeler, âlimler, ilimde, dinde büyük bir fütuhat yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça fazla zekâveti olsa idi, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münazarada, bir meselede birisi galebe çalsa* büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum; o hissiyat ben de vardı. Hattâ tarikat şeyhleri ve dairelerinde medar-ı hayret bir müsabaka; hem nahiye, hem kaza, hem vilâyetimizde vardı. O haletleri başka memleketlerde o derece göremedim.

Bediüzzaman Münazarat isimli eserinde, bu zâtın mübarek silsileden olup, hürmet ettiği şeyhlerden olduğunu ifâde etmiş, Seydâ gibi evliyalar için “Onların temiz kalplerinin göz-bebeğinde Rabbani boya, gönüllerinde de hakikat ışığı nakşolmuştur” demiştir.4

Bediüzzaman bir yerde de Şeyda’nın ders halkasını şöyle metheder:

“Eğer istersen hayalinde Nurşin karyesindeki Şeyda’nın meclisine git, bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libası [elbisesi] giymişler ve ifritler adam suretini almışlar, ilâ âhir…”

Zekât kabul etmezdi

O tarihlerde Bediüzzaman’ın yaşadığı bölgelerde icazet alan bir âlim bir medrese açardı. Şayet gücü yeterse, talebelerinin ihtiyacını kendisi karşılardı. Maddî durumu iyi olmadığında ise kendisi ücretsiz olarak talebeleri okutur, köylüler de talebelerin geçimini üstlenirlerdi. Köylülerin talebelere verdikleri bu yemeğe Kürtçe “Râtıb” denilirdi. Ayrıca köylüler senede bir defa civar köylere giderek zekat toplarlar, elbise ve harçlıklarını zekât parasından karşılarlardı.

Fakat Bediüzzaman ne köylülerden râtıb aldı, ne de zekât toplamaya çıktı. Bir defasında talebe arkadaşları zekât toplamaya gitmişler, Sâid ise gitmemişti. Onun bu tok gönüllüğünü takdirle karşılayan köylüler, aralarında topladıkları bir miktar parayı ona vermek istediler. Küçük Said başkasının minnet eseri olan parayı yanında taşımamak için ağabeyi Molla Abdullah’a vermişti.

Said ile ağabeyi arasında bu paralar üzerine şöyle bir konuşma geçti:

“Şu paralarımla bana bir tüfenk alınız!”

“Hayır, olmaz.”

“Öyle ise bir rovelver [silah] alınız!”

“Hayır, olmaz.”

“Öyle ise bir hançer alınız!”

“O da olmaz. Yalnız sana biraz üzüm alırım. İşi tatlıya bağlarım.”5

Evet, Molla Said istikbalde Risâle-i Nurla göreceği iman hizmetini tam bir ihlâsla yapabilmek için “Uhrevî hizmet karşılığında hiçbir şey talep etmemek” olan kudsî düsturun bir fihristesi, daha küçük yaşında iken Rahmet-i İlâhiye tarafından ruhunda yerleştirilmişti.6 Bunu bütün hayatı boyunca devam ettirecekti.

Kendisi 1950′li yıllarda yazdığı bir mektubunda bununla ilgili olarak şu bilgileri verir:

“Eski Said’in çocukluk zamanından beri hem kendisi, hem babası fakir oldukları halde, başkalarının sadaka ve hediyelerini almadığının ve alamadığının ve şiddetli muhtaç olduğu halde hediyeleri mukabil-siz [karşılıksız] kabul etmediğinin ve Kürdistan âdeti talebelerin tâyinâtı ahalinin evlerinden verildiği ye zekâtla masrafları yapıldığı halde, Said hiçbir vakit tâyin [râtıp] almağa gitmediğinin ve zekâtı dahi bilerek almadığının bir hikmeti, şimdi katî kanaatimle şudur ki: Âhir ömrümde [ömrümün sonunda] Risale-i Nur gibi sırf imânı ve uhrevî bir hizmet-i kudsiyeyi dünyaya âlet etmemek ve menafi-i şahsiyeye [şahsi menfaatlere] vesile yapmamak için o makbul âdete ve o zararsız seciyeye [devam eden, kabul gören âdete ve o zararsız huya] karşı bana bir nefret ve bir kaçınmak ve şiddet-i fakr [şiddetli fakirlik] ve zarureti kabul edip elini insanlara açmamak haleti verilmişti ki, Risâle-i Nurun hakikî bir kuvveti olan hakikî ihlâs kırılmasın. Ve bunda bir işâret-i manevî hissediyordum ki: Gelecek zamanda maişet [geçim] derdiyle ehl-i ilmin mağlubiyeti bu ihtiyaçtan gelecektir.”7

Geçici cinnete maruz kaldı

Molla Said bu medresede de bir müddet kaldıktan sonra yalnız olarak Süite gitti. O sırada dimağına tesir eden kandan dolayı geçici bir cinnete maruz kaldı. Talebe arkadaşları kendisini Şeyh Abdurrahman Hazretlerinin Halifesi Şeyh Abdulkahhar Efendinin yanına götürmek isterler.

Molla Said, o sırada, sanki vefat etmiş olan Şeyda [Abdurrahman-ı Tâği] Hazretlerini görür. O zâtın kendisine, “Said! Buraya gel, seni iyileştireyim” dediğini duyar. “Öyle ise ben yüksek bir yere çıkarsam uçarak Şeyda Hazretlerine ulaşırım” diye düşünür ve arkadaşlarının elinden kurtularak gider. Bir mezarlığa geldiğinde kendisini takip eden talebeler arkadan tutarlar. Molla Said, ölülerin kalkıp kendisini tuttuğunu zanneder, elini hemen hançerine atar ve “Ölüler beni bırakınız, sizi öldüreceğim” der. Bu arada talebeler kendisini kucaklayarak Şeyh Abdulkahhar Hazretlerine götürürler.

Molla Said şeyhe, “Beni iyileştirirsen iyileştir. İyileştiremezsen niçin size şeyh derler” der. Merdivenden dama çıkarken o sırada burnundan akan kan kendilerinin şifaya kavuşmasına sebep olur.8

Eve dönmesi

Molla Said, bu geçici cinnetten sonra büyük şeyhlerin bulunduğu Gayda kasabasına geldi. Orada arkadaşı Molla Muhammed ile dövüştü. Molla Muhammed hançer çekince, o da gözüne ilişen baltaya sarıldı. Kavga esnasında bir talebe başından yaralandı. Bundan sonra Molla Said medrese tahsilini bırakarak babasının yanına geldi ve şöyle dedi:

“Ben artık büyümedikçe okumaya gitmem. Zira talebelerin hepsi benden büyükler. Onlara gücüm yetinceye kadar evde kalacağım.”1

Molla Said bu sırada 12-13 yaşlarındaydı.

Hayalî Ziyâeddini sevmek

Molla Said’in bir yere bağlanmaması üzerine büyük velilerden Hazret-i Ziyâeddin’in (k.s.) has müridi olan ağabeyi Molla Abdullah, şeyhi hakkında ifrata varan sevgi ve hüsn-ü zan ile Molla Said’e şöyle dedi:

“Hz. Ziyâeddin bütün ilimleri biliyor. Kâinatta kutb-u âzam gibi herşey hakkında bilgisi var.”

Bu sözleriyle kardeşini de ona bağlamak istiyordu. Bediüzzaman onun bu mübalağasına karşılık şöyle dedi:

“Sen mübalağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebelirim. Hem sen, benim kadar onu hakikî sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u âzam suretinde tahayyül [hayal] ettiğin bir Ziyâeddin’i seversin; yani o unvan ile bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse [bu ilimleri bilmediği görülse], senin muhabbetin ya zail olur veyahut dörtten birisine iner.

“Fakat ben o zât-ı mübâreği, senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. Çünkü sünnet-i seniyye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana hâlis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsî makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakikî makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak; bilakis daha ziyâde hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyâeddin’i, sen de hayalî bir Ziyâeddin’i seversin.”

Bu çocukluk hatırasını nakleden Bediüzzaman, “Benim o kardeşim insaflı ve müdekkik bir âlim olduğu için benim nokta-i nazarımı [bakış açımı] kabul edip takdir etti” der.2

Peygamberimizi rüyasında görüyor

Molla Said, babasının yanında iken bir gece rüyasında Kıyametin koptuğunu, kâinatın yeniden dirildiğini görür. Peygamberimizle görüşüp ondan ilim talebinde bulunmayı arzu eder. Nihayet Sırat köprüsünün başına gidip orada durmak hatırına gelir. “Herkes oradan geçer, ben de orada beklerim” der. Sırat köprüsünün başına gider. Orada bütün büyük peygamberleri görür. Sonra Peygamberimizi de görerek ondan ilim talebinde bulunur. Resûlullah (a.s.m.)

“Ümmetinden suâl sormamak şartıyla Kur’ân ilminin kendisine öğretileceğini” müjdeler.3

Tahsil için yeni bir şevk

Bu rüyadan sonra Molla Said’in içinde ilim tahsili, için büyük bir arzu uyandı. Babasından izin alarak Seyyidler ailesinin köyü olan Arvas’a gitti. Molla Mehmet Emin Efendi kendisine ders vermeye tenezzül etmeyip talebelerinden birisine okutmasını tavsiye etmesi, Molla Said’in izzetine dokundu. Bir gün bu meşhur müderris camide ders okuturken Molla Said itiraz etti, “Efendim öyle değil” dedi. Sonra da okutmaya tenezzül etmediğini hatırlattı.

Orada bir müddet daha kaldıktan sonra Müküs bucağına bağlı Mir Hasan Veli medresesine gitti. A-şağı derecede okuyan yeni talebelere ehemmiyet vermemek bu medresenin âdetindendi. Bunu anlayan Molla Said izzet-i nefsinden kaynaklanan ulüvv-ü himmetle kendisini aşağı göstermemek için tahsil esnasında okuması gereken yedi kitabı atlayarak sekizinci kitapta olduğunu açıkladı.

Birkaç gün sonra hava değişimi için Van’ın Gevaş (Vastan) ilçesine gitti.4

Üç aylık gerçek tahsil

Molla Said Vastan’da bir ay kaldıktan sonra, Molla Mehmed isimli bir zâtla Erzurum’a bağlı Bayezıd Kasabasına geçti. İşte Said’in üç ay gibi kısa bir müddet olan gerçek tahsil hayatı, bundan sonra başladı.

Tarih Hicrî 1308, Milâdî 1891 senesinin başlangıcıydı. Molla Said bu zamana kadar tahsil olarak Kur’ân-ı Kerimi hatmetmiş, medrese usûlüne göre okunan Arapça’nın sarf ve nahiv kitaplarından “tz-har”a kadar okumuştu. Kendisi bunu “Bir iki sene sarf ve nahiv mebâdilerini [başlangıçlarını] gördükten sonra” şeklinde ifâde etmektedir.1

Küçük Said, Bayezıd Medresesinde Şeyh Mehmed Celâlî’den (1851-1914) üç ay müddetle ciddî bir tahsil gördü. Bu zaman içerisinde “Molla Câmi”den itibaren medreselerde okunması âdet olan bütün kitapları şerh ve haşiye kısımlarını atlayarak, sadece metin kısmından bir veya en fazla on ders okuyarak bitirdi.

Küçük Saîd, bu üç aylık tahsilden sonra hocalarının hangi ilmin karakterine uygun olduğunu sormaları üzerine, “Bu ilimleri birbirinden ayırt edemiyorum. Ya hepsini biliyorum, ya hiçbirisini bilmiyorum” cevabını verdi. Aslında hepsini biliyordu. Çünkü hangi kitabı eline alsa kimseye müracaat etmeden kendi kendine anlıyordu. Yirmi dört saat içerisinde Cem’ul-Cevâmî, Şerh-i Mevâkıf, İbni Hacer* gibi anlaşılması en zor kitapların ikiyüz sayfasını okur ve anlardı. Küçük Saîd bu devrede kendisini tamamen ilme vermişti. Hangi ilimden olursa olsun, sorulan suâle tereddütsüz cevap verirdi. Bu sırada on üç, on dört yaşlarında bulunuyordu.2

Sikke-i Tasdik-i Gaybî’de de Bediüzzaman’ın bu tahsili ile ilgili olarak şöyle bir ifâde yer alır:

“Tarihçe-i Hayatını okuyanlar ve hemşerileri bilirler ki, izhar kitabından sonraki medrese usulünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Risâle-i Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.”3

Yine aynı eserde üç ayda ve bir kış içinde on beş senede medresece okunan yüz kitaptan fazla okuduğu ve o zamanın o muhitte en meşhur âliminin yanında o üç ayın mahsulü on beş senenin mahsulü kadar netice verdiğini ifâde eder.4

Bediüzzaman okuduğunu söylediği bu yüz kitabı “gazete” gibi okumamış, hepsini hafızasına yerleştirmiştir. Sonraki hayatında maruz kaldığı imtihanlarla ve hangi ilimden olursa olsun, sorulan her suâle doğru cevap vermekle bunu ispat etmiştir.

‘ Şeyh Muhammed Celâlî’nin oğlu Şeyh Nizâmed-din Arvâsî, Bediüzzaman’ın bu üç aylık tahsili ile ilgili olarak şu bilgileri verir:

“Bediüzzaman doğuda birçok medrese ve ulemânın yanına gidip, kendi ilim ve zekâ seviyesine uygun ders verecek âlim bulamayınca, 1887′lerde on dört yaşında iken babamın medresesine gelmiş. Babama meşhur ve maruf Hacı Seyyid Muhammed Celâlî derler. Üstad babamın medresesinde üç ay tahsil görmüş. Sonraki üç ayda ise ders almayıp, babamla ilmî münazaralarda bulunmuş.

“Babamın doksan civarında talebesi varmış. Talebelerin en küçüğü Bediüzzaman’mış. Ama o zaman kendisine Molla Said denmekteymiş. Talebelerin en küçüğü olmasına rağmen, bütün talebeler tarafından çok hürmet görürmüş. Diğer talebelerin hepsine müderris ve müftü Sadullah Efendi tarafından dersler verilirken, babamdan yalnız Bediüzzaman ders alırmış. Ders esnasında kimseyi de yanlarına almazlar-mış. Bediüzzaman babama, ‘Bu kitaplar okuyup öğrenmekle baş olmaz, bu ilmin hazinesinin anahtarı sizdedir’ diyerek her ilimden sadece birer ders almış, tümde ve zekâda bütün talebelerin fevkinde imiş.

“Ders esnasında bazan babam, bazan da Bediüzzaman sinirlenirmiş. Bediüzzaman sinirlendiği zaman dışarı çıkarak medreseden uzaklaşırmış. Talebeler Bediüzzaman’ın medreseyi terk ettiğini söyleyince babam, ‘Bırakın Said’i, bırakın Said’i. Ona siz karışmayın. O biraz sonra yine gelir’ dermiş. Gerçekten de Üstad sinirleri yatışınca geri medreseye dönermiş.”5

Riyazet hayatı

Bediüzzaman, üç aylık tahsil süresince bir yandan ders alırken, bir yandan da İşrakiyyun* mesleğine u-yarak zühd ve riyazete daldı.** Fakat riyazette de usûle uymadı. Çünkü riyazete girenler vücutlarını açlığa alıştırarak girerlerdi. Molla Said öyle yapmadı. Birden bire riyazete daldı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Gün geçtikçe vücudu zayıf düşmeye başladı.

Ayrıca İmam Gazâlî Hazretlerinin İhyâ-i Ulûmu’n-da tasavvuf nokta-i nazarında “Haram olup olmadığı hususunda şüphe vereni bırak, şüphe vermeyene bak”6 kâidesince,7 bir zaman ekmeği dahi terk ederek otla yaşamaya başladı.

Yine hayatının bu safhasında yaptığı işlerden birisi de, Kürtlerin edip dâhilerinden Molla Ahmed-i Hani Hazretlerinin (doğumu 1061) gündüzleyin dahi korku ile girilen kubbesine kapanır, bazan geceleyin orada kalırdı. Bu sebeple halk, “Bu, Ahmed-i Hani Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur” derdi. Bu hali şeyhin kerametlerine verirlerdi.

Bununla beraber, bu anlayışın hakikate ve diğer âlimlerin anlayışına uygun olup olmadığı hususunda tereddüt içindeydi.8

Yukarıda hatıralarına yer verdiğimiz Şeyh Muhammed Celâlî’nin oğlu Şeyh Nizâmeddin Arvâsî, Bediüzzaman’ın bu inziva hayatı ile ilgili olarak şunları anlatır:

“Molla Said gündüzleri babamdan ders alırken Perşembe geceleri de Ahmed Hanî’nin türbesine gidermiş. Şüphelenen babam, küçük Said’in arkasına Halife Yusuf ve Molla Şerifi takipçi koymuş. Türbeye varan takipçiler, küçük Said’i göremezler, fakat içeriden, ‘Beli [Evet] Seydâ, beli Seydâ’ diye sesler duymuşlar. Durumu gelip babama bildirmişler. Babam talebelerine ‘Bundan sonra Said’e kesinlikle kimse karışmayacak’ diye emir vererek, yaşça büyük olan Molla Şerifi de Bediüzzaman’ın hizmetine ver-miş.”9

“Üç aylık bu tahsilden sonra babam, Küçük Said’e ‘Artık sen ilmi tekemmül eyledin. Bizim sana verecek bir şeyimiz kalmadı’ diyerek icazetini [diploma]vermiş. Üstad babamın elini öperek medreseden ayrılmış.”10

Bediüzzaman, seneler sonra Dâru’1-Hikmeti’l-İslâ-miye’ye azâ tayin edildiğinde doldurduğu beyannamede bu icazet ile ilgili olarak şunları yazmıştı:

“Muhammed Celâli Efendi Hazretlerinden almış olduğum icazetnameyi zaman-ı esaretimde [Rusya1-daki esirlik hayatımda] zayi eyledim.”11

Evet, Bediüzzaman kendi ifadesiyle ateşsiz yanmış, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanmış, âlim olmuştur.12

Üç aylık tahsilin hikmeti

Molla Said’in o zaman medreselerde okutulması âdet olan bütün kitapları şerh ve haşiye kısımlarını atlayarak, sadece metin kısmından bir veya en fazla on ders okuyarak bitirmesi, Hocası Şeyh Muhammed Celâli Hazretlerinin hoşuna gitmedi. Niçin böyle yaptığını sorunca ondan şu cevabı aldı:

“Bu kadar kitabı okuyup anlamaya gücüm yetmez. Ancak bu kitaplar birer mücevher kutusudur, anahtarı da sizdedir. Sizden sadece şu kutuların içinde ne bulunduğunu göstermenizi rica ediyorum. Bu kitapların neden bahsettiğini anlayayım da, fıtratıma uygun olanları bilahere okurum.

Küçük Said’in bu cevaptan maksadı, daha o yıllarda kendisindeki yenilikçi düşünceyi göstermek, bir yenilik meydana getirmekti. Bir sürü haşiye ve şerhlerle vakit zayi etmeyi uygun bulmuyordu. Bu ilimleri tahsil etmek için yirmi sene sarf edilmesinin zaman israfı olduğu kanaatindeydi. Ve herkes bu ilimleri tahsil etmek için yirmi yıl bulamazdı. Nitekim seneler sonra Üstad Tarihçe-i Hayat’ına bu bahisten hemen sonra şöyle bir dipnot düşecekti:

“Yirmi üç senede te’lifi tamamlanan ve yüz otuz kitaptan müteşekkil ‘Risale-i Nur’ adlı eserleriyle, ilm-i kelâm sahasında bir teceddüd [yenilik] yaptığı görülmüştür. Evet, kendisi on beş sene tahsil lâzım gelen ilmi üç ayda elde etmesi, gaybî bir işarettir ki: ‘Bir zaman gelecek, on beş sene değil, bir sene bile ilm-i iman dersini alacak medreseler ele geçmeyecek. İşte o zamanda müştaklara on beş senelik dersi on beş haftada ellere verebilecek Kur’ânî bir tefsir çıkacak ve Said onun hizmetinde bulunacak.”13

Emirdağ Lahikası’n da bu kısa tahsili ile ilgili olarak meâlen şöyle der:

Medrese usulünce hiç olmazsa onbeş sene ilim tahsil etmek gerekiyor ki, dinin hakikatleri ve Îslâmî ilimler tam elde edilebilsin. O zamanda Said’de değil harika bir zekâ veya bir manevî kuvvet, belki bütün kaabiliyetinin haricinde bir acib tarz ile bir iki sene sarf ve nahiv başlangıçlarını gördükten sonra, üç ayda acib bir tarzda kırk elli kitabı güya okumuş ve icazet almış gibi bir halet göründü.

Bu hal altmış sene sonra doğrudan doğruya gösterdi ki, o vaziyet imânî ilimleri üç dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir Kur’ân tefsiri çıkacak ve o biçâre Said de onun hizmetinde bulunacak işaretiyle; bir zaman gelecek, değil on beş sene belki bir sene için de din ilimlerini ders verecek medreselerin bulunmayacağına ve azalacağına bir nevi gaybî işaretler gibi mânâlar hatıra geliyor.14

Molla Said niçin ilim kisvesine bürünmedi?

Üç aylık tahsilden sonra hocasından icazet alan Molla Said, âlimlerden mümtaz sımalarla görüşme düşüncesiyle Bağdat’a gitmeye karar verdi. Hocasının elini öperek oradan ayrıldı.1

Molla Said derviş kıyafetine girmişti. Omuzlarına bir posteki atarak normal yolu takip etmeden Bağdat’a gitme niyetiyle dağ ve ormanlarda gece dolaşa dolaşa Bitlis’e geldi. Burada önceden ders aldığı hocalarından Şeyh Mehmed Emin Efendinin tekyesine giderek iki gün kadar derslerinde bulundu. Şeyh Efendi kendisinden derviş elbisesini atarak ilmî bir kisveye bürünmesini istedi.

Molla Said, “Ben henüz bulûğ yaşına gelmediğimden, muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ben çocuk iken nasıl hoca olabilirim?” dedi.

Kendisine verilen cübbe ve sangı caminin bir kenarına bıraktı.2

O günün eğitim usûlüne göre talebeler kendiliğinden cübbe ve sarık giyemezlerdi. Cübbe ve sarık, icazet alan talebeye hocası tarafından giydirilirdi. Bediüzzaman’ın o sırada yaşının küçük olmasının yanı sıra ona cübbe giydirebilecek ilme sahip hocanın olmaması da onun cübbe giymemesinin sebeplerinden-di. Kendisi Kastamonu Lahikası’nda. cübbe giymemesinin bu iki sebebi ile ilgili olarak şöyle der:

“Eski zamanda on dört yaşında iken icazet almanın alâmeti olan üstad [hoca] tarafından sarık sardırmak, bir cübbe bana giydirmek vaziyetine mâniler bulundu. Yaşımın küçüklüğüyle, memleketimizde büyük hocalara mahsus kisve giymek yakışmadığı…

“Saniyen [ikinci olarak]: O zamanda büyük âlimler, bana karşı üstatlık vaziyeti değil, ya rakip veyahut teslimiyet derecesine girdikleri için bana cübbe giydirecek ve üstatlık vaziyetini alacak kendilerine güvenenler bulunamadı.”3

Bediüzzaman’ın arkadaşlarından Molla Hamid Ekinci de bununla ilgili olarak şöyle bir hatırasını nakleder:

“Cumhuriyetin ilk seneleriydi. Henüz sarıklar yasaklanmamıştı. Van’da hocalar hep sarık sararlardı. Fakat Üstad sarık sarmıyordu. Ayrıca cübbe de giymiyordu. Hoca kisvesine girmiyordu. Bir gün talebe arkadaşlardan birisi kendisine ‘Niçin sarık sarıp cübbe giymiyorsunuz?’ diye sormuştu. Üstad o arkadaşa şu cevabı verdi:

“îmam-ı A’zam gibi zâtların giydiği ilmî kisveyi ben nasıl giyeyim? Onların kıyafetlerine ben nasıl girebilirim?”

“Çok mütevazi idi. Bu sebepten ben de kendisini ilk defa Nurşin Camiinde gördüğümde hoca olup olmadığını bilememiştim.”4

Bediüzzaman ne zaman cübbe giydi?

Hak ettiği yıllarda saydığı sebeplerden âlimlik cübbesini giyemeyen Bediüzzaman, tam elli altı sene sonra bu cübbeyi giydi. Bunu yukarıdaki ifâdelerinden sonra kendisi şöyle haber veriyor:

“Evliya-ı azîmeden dört beş zâtın vefat etmeleri cihetiyle elli altı senedir icazetin zahir alâmeti olan cübbeyi giymek ve bir üstadın elini öpmek, üstatlığını kabul etmek hakkımı bu günlerde, yüz senelik bir mesafede Hz. Mevlânâ Zülcenaheyn Hâlid Ziyâeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garip bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında [ki] cübbeyi giyiyorum. Cenâb-i Hakka yüz binler şükrediyorum.”5

Bu cübbe Bediüzzaman’a nasıl ulaştı?

Cübbenin sahibi Mevlânâ Hâlid, Bediüzzaman’dan tam yüz yıl önce, 1193 (Miladî 1776) yılında doğmuş bir mücedditti. Nesli Hz. Osman’a dayanıyordu. Yaşı yirmiye varmadan önce asrın uleması ve zamanın âlimi oldu. Süleymaniye kasabasında ilim öğrenmekle meşgul oldu.

1224 (1809) yılında Hindistan’ın başkenti Cihanâbad’a gitti, burada Abdullah Dehlevî Hazretlerinden feyiz aldı. Kendisi Nakşî tarikatına mensuptu.

Mevlânâ Hâlid, 1238′de (Milâdî 1822) siyâsîlerin dikkatini çektiğinden, vatanını terk ederek Şam’a hicret etti.

Bütün gücü ile sünnet-i seniyyeye çalışan.6 Mevlana Hâlid, 1826′da vefat etti.

Mevlana Hâlid’in Küçük Aşık veya Hacı Aşık isimli Afyonlu bir talebesi vardı. Bu zât hocasından ayrılmamak için Mevlana Hâlid’in, “Kimin kimsen yok mu?” şeklindeki suâline “Allah’tan başka kimsem yok” cevabını verirdi. Dağ bayır yavrularını arayan anne ve babası nihayet onun Mevlânâ Hâlid Hazretlerinin yanında olduğunu anlayınca o zâta gittiler. Kendisini Afyon’a götürmek istediler. Küçük Âşık şeyhinden ayrılmak istemeyince Mevlânâ Hâlid Hazretleri cübbesini çıkarıp ona verdi ve “Sen benim hasretime işte şimdi dayanırsın, çünkü benim cübbemi götürüyorsun. Şimdi Afyon’a gideceksin, buraya kadar geldiğine göre, hac farizasını eda et, öyle git” dedi.

Şeyhinin bu emrini tutan Küçük Âşık, onun elini öptü, hayır duasını alarak önce Hicaz’a, sonra da Afyon’a döndü.

Afyon’da müftülük yaptı, şimdi kendi ismi ile anılan Hacı Âşık Camiinde dersler okuttu. Küçük Â-şık 1845 yılında vefat etti. Cübbesi çocukları ve torunları vasıtasıyla saklandı. Onu en son saklayan Küçük Âşık’ın torunu Âsiye Mülazımoğlu (d. 1885) oldu.

Âsiye Hanım dedesinden kendisine intikal eden cübbenin üzerinde yıllarca titredi. İstiklal Savaşında Yunan işgalinde memleketini terk etmek zorunda kaldığında dahi onu yanından ayırmadı. Çok zarurî eşyaları ile birlikte onu dâima yanında taşıdı.

Âsiye Hanımın kocası Tahir Bey, Kastamonu Hapishanesine müdür olarak tayin edilince ailesi ile birlikte Kastamonu’ya yerleşti. İşte bu günlerde cübbe de asıl sahibini buldu. Âsiye Hanım Babası Bahaed-din Efendiyle birlikte Bediüzzaman’a giderek Mevlânâ Hâlid’in asırlık yadigarını sahibine teslim etti.7

Bediüzzaman bu mübarek hanım için “Risâle-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden [kardeşlerimizden]“8 ifâdesini kullanmış, onu dualarında ismen zikretmiştir. Meselâ Kastamonu Lâhikası’nda şöyle der:

“Duada nâmı zikredilen ve Hz. Mevlânâ Hâlid’in cübbesini tam muhafaza edip bize yetiştiren Âsiye Hanımın…”9

Mevlana Hâlid’in bu cübbesi uzun yıllar Bediüzzaman’ın yanında kaldı. 1950 yılı sonbaharında Urfalı Vahdi Gayberi Emirdağ’da Üstadı ziyaret ettiği zaman, Üstad bu mübarek cübbesini ve bâzı eşyalarını ona vererek Urfa’ya gönderdi. Bu cübbe bugün Urfa’da Abdülkadir Badıll tarafından muhafaza edilmektedir.10

ahmetberk

Bediüzzaman Ehl-i Beytten mi?

Bilindiği gibi, Peygamberimizin nurlu nesline Ehl-i Beyt denmektedir. Ehl-i Beytten olmak dünyada en şerefli makamdır. Yüce Allah, asrın müceddidi olan Bediüzzaman’a, bu şerefi lütfetmiştir. Mehmet Çalışkan ağabeyin şu hatırası buna ışık tutmaktadır:

“Bir defa yüksek âlim, beliğ bir edip olan Merhum Ahmed Feyzi Kul Efendi, Emirdağ’ına gelmişti. Sohbet etti. Üstadımızın büyük evsafını, yüce makamlarını, riyazî ve cifrî tevafuklarla [ebcet hesabıyla] açıklıyordu, biraderim Osman Çalışkan’ın kalbine gelir ki: “Biz Üstadımızı Kürt olarak biliyoruz. Ahmed Feyzi E-fendi’nin anlattığı büyük müceddidi ise, Âl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır.”

“Bu kalbî muhasebemden az sonra, Üstad Hazretlerinin beni çağırdığını söylediler. Gittim. Üstad bana, ‘Kardeşim ben hem Hasanîyim, hem de Hüseyniyim. [Hem Hz. Hasan'ın, hem de Hz. Hüseyin'in neslindenim] Ve Ahmed Feyzi’nin bütün söylediğini kabul ediyorum”1 dedi.

Konuyla ilgili Salih Özcan Ağabey de, şöyle bir hatırasını naklediyor:

“Emirdağ’a Üstadı ziyarete gittim. Üstad bizi kabul etti. Dizlerinin üzerinde doğruldu, kalktı, “Gel, Seyyid Salih, gel” diye beni kucakladı. Ellerinden öptüm, başımdan tuttu. Yanımızda bulunan Mustafa Acet’le Mehmet Çalışkan’ı dışarı çıkarttı, “Ben yüzlerce seyyid beklerken sen geldin” dedi. Ben kendilerinin seyyid olup olmadığını sordum. “Evet, ben de seyyidim, ama sakın kimseye söyleme. Annem Hüseynîdir, babam Hasenîdir” dedi.2

Eskişehirli saatçi Muhyiddin Yürüten de, Üstadın Ehl-i beytten olmasıyla ilgili olarak şöyle diyor:

“Ziyaretlerimin birisinde Salih Özcan da bulunuyordu. Üstad ona, ‘Kardeşim Salih! Sen hakikî seyyidsin. Nuriye de [Üstad'ın annesi] seyyid, Mirza da [babası] seyyid’ dedi.3

Erzincan’ın ilk devre milletvekillerinden Hüseyin Aksu Bey de bununla ilgili olarak şöyle bir hatırasını anlatır:

“Bir ara Bediüzzaman bana ‘Sizin aslınız nereden gelmedir?’ diye sordu. Ben bizim aslımızın Zeynel-Abidin’e kadar uzandığını söyledim. Kendi benim aslımı ve şeceremi sorduğu için ben de kendisine, ‘Peki üstadım, siz beni sordunuz, ben de söyledim. Sizin aslınız ve şecereniz nereye dayanıyor?’ dedim. Bana şu cevabı verdi:

“Benim annem evlad-ı resuldendir. Annem Nuriye Hanım Hz. Hasan’a dayanmaktadır. Babam ise oranın yerlisidir.”4

Abdurrahman Cerrahoğlu’nun da son şahitlerde bununla ilgili olarak şöyle bir hatırası vardır:

Abdurrahman Cerrahoğlu bir rüya görmüştü. Bu rüyasını bir tanıdığına anlattığında, “Oğlum, Hz. Ali’ye mensup bir zat tarafından büyük bir fayda göreceksin. Buna dikkat et” diye rüyasını yorumlamıştı.

Abdurrahman Cerrahoğlu bir defasında Bediüzzaman’ı ziyarete gitmişti. O daha konuşmadan Bediüzzaman kendisine, “Kardeşim, Hz. Ali’ye mensup olan benim” dedi. Buna çok şaşırdığını söyleyen Abdurrahman Cerrahoğlu, sözlerine devamla, “Cidden, Üstad Hazretlerinden istifadem büyük oldu” demiştir.5

Görüldüğü gibi, Bediüzzaman’ın talebeleri kendi açıklamalarına dayanarak onun ehl-i beytten olduğunu söylemektedirler.

Muhakemât’ta şöyle bir ifade yer alır: “Seyyid olmayan ‘Seyyidim’ ve seyyid olan, ‘Değilim’ diyenler, ikisi de günahkâr ve duhul ile huruç haram oldukları gibi…”6

Afyon Mahkemesinde şöyle bir iddia vardı: “Hz. Ali’nin (r.a.) ilm-i hakikat itibariyle şakirdi olduğumdan, manevî evlâdı olabilirim demesiyle kendine atfedilen makamlara liyakatim kabul etmiş görülmektedir.”

“Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirtlerin bu itikatlarına göre, bana karşı demişler ki: ‘Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirtleri kabul edecekler.” Ben de onlara demiştim: ‘Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki ahir zamanın o büyük şahsı, Al-i Beytten olacaktır. Gerçi manen ben Hz. Ali’nin (r.a.) bir veled-i manevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir mânâda hakikî Nur şakirtlerine şâmil olmasından^ ben de Âl-i Beytten sayılabildim.”7

Bediüzzaman bu iddiaya şu cevabı verdi:

‘”Ben de Âl-i Beytten sayılabilirim’ demekten maksadım; bir kısım müçtehitlerin: ‘Ve alâ âlihî ve sahbihi’ duasında, ‘Seyyid olmayan fakat ehl-i takva bulunanlar, o duada dahildir dediklerinden, o umumî duada benim de bir hissem bulunması için ricâkârâne bir tevildir.”8

Bediüzzaman’ın çeşitli eserlerinde daha bunlara benzer ifadeler vardır. Biz bu kadarla yetinip bunları tahlil etmeye çalışacağız. Yalnız tahlile girmeden önce, ifadelerde geçen “manevî ehl-i beyt” üzerinde kısaca duralım.

Peygamberimizin hanımları, çocukları ve özellikle Hz. Ali, Hz. Fâtıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve bunların nurlu neslinden gelenlere Ehl-i Beyt denir. Fakat Peygamberimiz bâzı hadislerinde Hz. Selman gibi Sahabelere “Sen benim ehl-i beytimdensin” diyerek, bu halkayı genişletmiştir. Bir hadislerinde de “Her takva sahibi kimse Muhammed’in ehl-i beytin-dendir”9 buyurarak, Ehl-i Beyt halkasını daha da genişletirken, Ehl-i Beyte ayrıcalık kazandıran özelliğe de dikkat çekmiştir. O özellik ise takvadır. Takva da Allah’tan layıkıyla korkmak, Ona hakkıyla kulluk etmek, emirlerini gönül hoşluğuyla yerine getirmek ve haramlardan sakınmaktır. Böyle davrananlar manevî Ehl-i Beytten sayılır. İşte Bediüzzaman, hakikî Nur talebelerinin manevî ehl-i beytten sayılacaklarına dikkat çekmektedir. Bu izahtan sonra tahlile geçebiliriz.

Muhakemât’tan naklettiğimiz ifadelerinde, Bediüzzaman, seyyid olmayanın “Seyyidim,” seyyid olanın “Seyyid değilim” demesinin haram olduğuna dikkat çekiyor. Yukarıda yer verdiğimiz hatıralarda, Osman Çalışkan’a, Salih Özcan’a ve Hüseyin Aksu Beye kendisinin Ehl-i Beytten olduğunu söylediğine yer vermiştik. Eğer Üstad seyyid olmasaydı, bu zatlara kendisinin seyyid olduğunu söylemezdi.

Emirdağ Lahikası ‘ndaki ve Şualar’daki sözlerine gelince:

Herşeyden önce, bu ifâdeler mahkemece yöneltilen “Mehdiliğini ilân etse bütün talebeleri kabul eder” şeklindeki bir ithama verilmiş cevaptır. Bir sözün değerlendirilebilmesi için kime söylendiğinin nazara alınması şarttır. Suâlden de anlaşılacağı gibi, hükümet, Bediüzzaman’ın mehdî olarak ortaya çıkmasından çekinmektedir. Çünkü mehdîlik hadisesi

nin siyâsî bir yönü vardır. İşte Bediüzzaman, onları telaşlandırmamak için, bu ithama, te’vile müsait bir cevap vermiştir.

İkinci olarak, Bediüzzaman’ın Emirdağ Lahika-«’ndaki ifâdelerine dikkat edilirse, onun kesin bir ifâdeyle “mehdiliği” reddetmediği göze çarpar. Çünkü, “Ben seyyid değilim” demiyor. “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum” diyor. Hemen ardından da “Bu zamanda nesiller bilinmiyor” diyerek kendisinin seyyid olabileceğine işaret ediyor. “Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, ÂI-i Beytten olacaktır” dedikten hemen sonra da “Gerçi manen ben Hz. Ali’nin (r.a.) bir veled-i manevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir mânâda hakikî Nur şâkirdlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabildim” diyerek Âl-i Beytten olduğunu kabulleniyor. “Sayılabildim” ifâdesi de, buna kuvvet veriyor. Üstad kendisinin manevî ehl-i beytten olduğunu söylüyorsa da, bu onun hakikî Ehl-i Beytten de olmasına manî değildir. Bediüzzaman hem maddî, hem de manevî Ehl-i Beyttendir.

ahmedberk

ÜSTAD SEYYİDLİĞİNİ NEDEN İLAN ETMEDİ?

Birinci nedeni:
İhlastır.

İkinci nedeni:
Üstünlük takva iledir.İlmi aziz tutup, manevi makamlarını bile terkeden , kendini islama feda eden, hiç bir dünyalık sahibi olmayan üstad hazretleri seyyidlik makamını da hizmet-i din için kullanmayıp şahsi hislerine yenilmemiştir.

Üçüncü nedeni:
Tenvir Nşr.Tılsımlarda sayfa 202 de detayları na girmeyeceğim bir konu bulunkatadır.Mahkemede yüksek heyet tarafından Bediüzzamanın Mehdilik iddiasında bulunduğundan şüphelenilmektedir..Ve üstada bu çekincelerini söylediklerinde:

” Ben kendimi seyyid bilemiyorum.Bu zamanda nesiller bilinmiyor.Halbuki ahirzamanın o büyük şahsı, Al-i Beytten olacaktır.”

Bana göre üstad bu tavrıyla mahkemeye hem doğru söylemiş hem de hakkındaki bir şüphenin büyümesini engellemiştir.
Yazıyı yazan bu kardeşiniz de ben seyyidim der ise neler hissederdiniz?Üstad islam hizmetine karşı mehdilik iddiasını hazırda tutan islam düşmanlarına karşı doğruyu söyleyerek hilelerini boşa çıkartmıştır.Mahkemede seyyidim derse en başta rejimci din uleması yaygarayı koparacaktı.Bu ortam içinde seyyidliğini saklaması siyasetten çok gerekliydi.

Dördüncü nedeni:
Seyyidlik makamına özel bir anlam kazandırmıştır.Peygamber s.a.v efendimizin soyundan gelmenin kişiyi kurtarıcı bir vasıf taşıyamayacağı aşikardır.Çünkü üstünlük takva iledir.Efendimizin amcası Ebu Talip veya Hz.Lutun oğlu iman etmemişti.Peygamber efendimiz s.a.v bir hadiste soyca fars yani iranlı olan selman efendimize şöyle buyurdular:
Selman ehli beytimdendir.Ebu leheb benden değildir.

İşte üstad Bediüzzaman da der ki: Kur-an ve sünnete uyan ehli takva soyca kanları Hz.Hüseyine veya Hasana bağlı olmasa bile manevi seyyiddirler.Efendimizin ailesinden sayılırlar.

Beşinci nedeni:
Üstad nazarları kişilerden çok dine çekmek ister.Şahsının bir kuru çöp hükmünde olduğunu.Çöpe değil Üzüme alaka duyulması gerektiğini söyler.

En önemli ve sağlam kaynak risale-i nurdur.Yani kendi eserinde en belirgin ifade olarak tılsımlar Mecmuası adlı eserde, babasının soyunun Hz.Hasan efendimizden , annesinin soyunun ise Hz.Hüseyin efendimizden geldiği belirtilmektedir.

SEYYİDLİĞİNİ İLAN ETTİ Mİ?
Hayır etmemiştir.Ama bizzat üstadın değerli talebesi Osman efendiden (14 yıllık alim talebesi) işittim ki has olan yakın talebelerine soyunu açıklamıştır.Bir iki talebesi bilmekteydi.Sonradan o talebelerin söylediklerini de bizler ve yeni nesil öğrendik.
Tılsımlarda hasenilik ve Huseynilik ifadesinide yine bir talebesi ima yoluyla üstada hasretmiştir.Üstad o talebesinin arzusuna muhalefet etmeyerek talebesine eklemesi için izin vermiştir.Zaten Tılsımlar mecmuasındaki o bölümü okursanız , o üslupta Said nursiden bahsedildiği açık değildir.Okuyan çok dikkatli okursa anlar.Neyse bu konu hakkında çok laf söylenebilir.
Allahın selamı ve bereketi müminlerin üzerine olsun.

ahmetberk

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.
Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.