muhabbet

İ’lem eyyühe’l-aziz! Bazan bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebep olur. Ve keza, şiddet-i havf ve gayet azamet ve aklın ihatasızlığı da inkâra sebep olur. (Mesnevi-Hubab)

Aşağıdaki değerlendirmeleri okuduktan sonra bu elmas söz ile ilgili okuduğunuz veya dinlediğiniz açıklamalarınızı da eklemenizi ve bizlere güzel bakış açıları kazandırmanızı istirham ederiz efendim!

İnsan sevdiği şeyi inkar eder mi?

Ederse sebebi nedir?

İnkar, reddetme, kabullenmeme, onaylamama sebepleri nelerdir?

Korku, ulaşılamayacak büyüklük düşüncesi ve aklın, kavrayamadığı şeyleri inkar etmesi için nasıl birer sebep olabilir?

Bu konu muhabbet eden, seven, aşk duygusunu taşıyan insana ve bu duygular kendisine beslenen bir varlığa bakan yönüyle nasıl anlaşılmalıdır?

——————————————-

1-Üniversiteli: Bir insanı çok seviyorsun karşısında konuşamıyorsun ve onun varlığını yok sayıyorsun

2-Üniversiteli: Bir insanı çok seviyorsan kötü biri olsa bile kötülüğünü kabullenmezsin o öyle değildir dersin kendini kandırırsın

3-Üniversiteli: Mecnunun leylaya duyduğu engin muhabbeti daha sonra onu gerçek aşka ulaştırıyor ve leylayı gördüğünde aradığının o olmadığını anlıyor ve inkar ediyor ben leylayı arardım meğer aradığım mevlaymış diye
———————————————

drmavi

(1- Üniversiteli: Bir insanı çok seviyorsun karşısında konuşamıyorsun ve onun varlığını yok sayıyorsun)

Güzel bir kapı açtınız.

İnsan çok sevdiği, arzuladığı istediği bir şeye ulaşamayınca ona cephe alabilir, o muhabbetten soğuyabilir, zamanla bu duygusu mahiyet değiştirip nefrete dönüşebilir.

Bu herhalde farklı şekillerde tezahür edebiliyor.

Mesela, ütobik duyguların yoğunlaşması, öbür taraftan realitedeki ulaşma kavuşma imkansızlıkları insanı şiddetli tazyik altında bırakabilir. Hani filimlerde söylenir, bana yar olmayanı başkasına da yar etmem!…

Hoş kimi dengesini yitirmiş insanlar da bu tür yaklaşımlarla cinayet bile işleyebiliyorlar maalesef!..

Demek ki ulaşılamayan aşk başkalaşıyor… İnsan benimsediği benliği haline getirdiği duruma ulaşamayınca o hale tavır alabiliyor.

Dünya güneş gezegenler arası caçibe-çekme kanunu ile itme-dafia kanununun iç içe bulunması gibi, kalblerde cennet çekirdeği ile cehennem zakkumunun bulunabilmesi gibi, aşk ile inkar yan yana iç içe olabiliyor… Kömürün içindeki elmas gibi… Elmas olabilecekken kömürleşivermek gibi…

Hani kıskançlık haset konusunda olduğu gibi. Onda olan yetenekler varlık fiziki güzellik mal mülk makam şöhret ve başarılar sende yok diye çekemiyorsun ve onda da olmasın düşüncesi gelişiyor, bende olmayan onda da olmasın diyerek onu kabullenemiyorsun. Bu da onun sahip olduklarından mahrum kalmasını elinden gitmesini istemeyi hatta bu başarıların sahibi o kişinin yok olmasını temenni kapısını bile açabiliyor.
Bu reddetme o insana husumeti kin ve düşmanlığı bile körükleyebilir.

Bu duygunun ilk zakkum tohumunu atıcısı (mimarı demek geçti içimden, öyle mimar olmaz olsun!) şeytan olsa gerek!

Şeytan sevgiden anlar mıydı acaba?

Sever miydi şeytan?

Aşk muhabbet nedir nasıl olur bilincinde miydi?

Meleklerin içindeydi, meleklerin muhabbeti onda da var mıydı?

İnsan gibi sorumluluk sahibi ve nefis taşıyan bir varlık olduğuna göre… ve büyüklenerek isyan etmesi, şiddetli reddi, kabullenmemesi, bütün insanlığa öfkesi, kin ve düşmanlığı söz konusu olduğuna göre… acaba diyorum… Cenabı Hakkı seviyor muydu? Yoksa çok mu şiddetli seviyordu…

Sahiplenecek kadar!… Kimse ile paylaşmayı istemeyecek kadar! Sadece kendisine ait olmasını istediği bir güzelliği başkasıyla paylaşma yerine o güzelliği reddetmeyi ve ebedi cehennemde kalmayı göze alacak kadar!… Yoksa bu şiddetli sevgisi kendine mi kendindeki meleklerden farklı üstünlüklerine mi yönelikti?

İleriki dönemde Ademle karşılaşınca, “BEN!” diyerek ortaya çıktığına göre sanki Allaha karşı varsa mevcut bir sevgisi ve saygısı, bu benliği hesabına işliyordu.

İnsana verilenleri mi kıskandı acaba şeytan, çekemedi veya sadece bana ait olması gereken bu ilahi güzellikleri bana benzeyen türden başka bir varlıkla paylaşamam mı demek istemişti.

Ve meleklere uyum içindeki mevcut ittatı ve sevgi gösterisi birden müthiş bir kine intikam hissine dönüşüvermişti. Kömürdü kömür içinde elmas görüntüsü veriyordu. Adem çıkınca karşısına asıl hüviyetine bürünüverdi kömürleşiverdi. Muhabbet ışıltısı sönüverdi ortaya inkarı çıkıverdi.

Bir kadına aşık olmak! Peygamber bir babayı sevmek!
Peygamber babanın emrini dinlemeyip, insanın canı gibi sevmesi gereken kardeşini, aşk uğruna arzuladığı bir kız yüzünden öldürmesi!… Kardeşe duyulan muhabbetin birden nefrete intikam duygusuna ve cinayete dönüşüvermesi. Nasıl inkar eder insan kardeşini, kardeş muhabbetini? Bir kız yüzünden?.. Kabil’den söz ediyorum.

Bunlar muhabbet duygusunun inkara redde kin ve intikam duygusuna dönüştüğünün realitedeki somut örnekleri. Firavundan da bu bağlamda bahsedilebilir. Diğer insanlardan farklı olarak sahip olduğu meziyetleri vardı. Mesela ayetlerde de anlatıldığı üzere, Musa ile çok rahatlıkla bir mucize sihir yarışına girmeyi hatta yarılan denize tereddütsüz girmeyi göze alıvermişti. Belki hayatında hiç hasta olmayan biriydi, insanları cezbeden, etkileyen ve yöneten bir ruh zihin ve fizik gücü vardı. Ve kendine aşırı muhabbet etmişti. Bu muhabbet başka varlığa muhabbeti önlemiş kendinden başka üstün tüm varlıkları reddetmiş inkar etmişti. Dünyanın tek hakim varlığı tanrısal gücü kendisi diye ilan edivermişti.

Şu sevgi muhabbet aşk denilen ve dünyanın en mükemmel duygusu olarak lanse edilen, ballandıra ballandıra anlatılan, her iki sözden biri haline getirilen duygu; sevgi duygusu… Aman Allahım! Ne menem şeymiş ki bağrında bunca kötülük tohumlarını da taşıyormuş!…

(2-Üniversiteli: Bir insanı çok seviyorsan kötü biri olsa bile kötülüğünü kabullenmezsin o öyle değildir dersin kendini kandırırsın)

Bu da farklı bir bakış açısı evet!…

Aşk insanın gözünü kör eder derler, ondaki kusurları görmez…
Demek ki müminlere insanlara aşık olmak gerekiyor, çünkü kusurlarını görmemek örtmek bir esastır.
Öte yandan insanın kendine muhabbeti sevgisi tutkusu olursa, bu da kendindeki kusurları görmemesi anlamına gelmez mi? Kendinle barışık ol tavsiyesi bu durumda nasıl anlaşılmalıdır.

İnsan kendisini egosunu benliğini enaniyetini o kadar çok sever ki bu aşırı tutkusu muhabbeti kendini inkara götürebilir. Yani ruhi vicdani kalbi varlığını yok edip tamamen benlik ve nefsaniyet kesilebilir.

(3-Üniversiteli: Mecnunun leylaya duyduğu engin muhabbeti daha sonra onu gerçek aşka ulaştırıyor ve leylayı gördüğünde aradığının o olmadığını anlıyor ve inkar ediyor ben leylayı arardım meğer aradığım mevlaymış diye)

Mmmmmmm! Muhabbetin inkara dönüşmesinde Leyla Mecnun olayı…

Sanırım oldukça farklı pencerelerden bakış yapılabilir bu benzetme üzerine…

Evet insan mecazi muhabbetleri aşkları hakiki aşka götüren yolda basamak ve kaldırım taşı olarak kullanabiliyor.

Dünyayı iki yönüyle sev bir yönüyle de reddet demişler!

Allahın güzel isimlerine aynalık yapan sanatkarına bakan sanat yönleriyle… Bir de ahiretteki sonsuz muhabbeti ve güzellikleri kazandıran tarla ve ticaret pazarı olması yönüyle…

Leylanın Leylalığına meftun olma yönüne değil… Fani zail sönüp geçici dünyada kalacak güzelliklerine ve taddıracağı ama ardında acılar bırakacağı heyecan verici zehirli bal hükmündeki yönüne değil…

Aslında Leyla Mecnunun kendisi olmasın sakın!

Ya da gölge Leylalar!… Varlığımızı sarmış olmasın!…

Ya da benliğimizde taşıdığımız nefsimiz!… Cinsellik, yeme içme mal makam gibi konularda vicdan, akıl mantık taşımayan, ölçü sınır tanımayan ve doymak bilmeyen zevk harmanı benliğimiz!…

Leylamız Leylalarımız kendi içimizde belki!… Kendimize koşuyoruz, leylaya koşuyoruz diyoruz… Leylalardan vazgeçemiyor kendimizi aşamıyor leylalara takılıyor benlik ötesine ulaşamıyoruz.

Çok seviyoruz leylamızı… Nefsimizi… Benliğimizi… Enaniyetimizi…

Ya da hakiki Leyladan vazgeçiyor yalancı Leylalar peşinde koşuyoruz.

Güneşi ışığını görmeyip ışıltılar yayan yansıtan cam parçalarıyla sarmaş dolaş yaşıyoruz.

Sahi içimizde aradığımız Leyla derdimize derman gerçek aradığımız olmasın!

Derman arardım kendime
Leylam bana dermanmış
Ya da kendim bana leyla imiş der gibi…

Kimileri leyla peşinde koşar kimileri leylalardan vazgeçemem diye direnir kimileri leylayı aşma faslındayız der… öteleri dinler ve inler…

Sonuç olarak

İnsandaki Muhabbet duygusu Ebedi bir zata tevcih edilsin diye verilmiştir. Sonsuzluğa namzet bir kalp, bu yönelişten başkasıyla tatmin olamaz mutmain olamaz itminana eremez.

Ve önemlisi kömür elmas örneğindeki gibi muhabbetin tertemiz hüviyetiyle kalması ve her türlü inkar kirlerinden masun olması, sonsuz muhabbet kaynağına teveccühü ile sağlanabilir.

Sonsuzlukla doyabilecek kalb, sonlu muhabbetlerde teselli aramaya kalkınca, hayalkırıklığına uğruyor, ruh doyuma ulaşmadığı için rahatsızlık duyuyor, tepkiler gösteriyor. Psikolojik rahatsızlıkların temelinde de aslında ruhun bu aradığını bulamaması hakiki sahibi ile buluşamaması yatmaktadır. Arayışlar içindeki ruh, nefis muhabbetleriyle tatmin olamıyor. Bir yerlerde açıklar boşluklar kalıyor. Nefis hesabına her muhabbet ve lezzet bir kısım acılar getiriyor. Olmaz olsun böyle sevda dedirtiyor insana.

Tene bedene nefsani temayüllere bağlı Aşk evliliklerinin zamanla pörsümesi ve geçimsizliklerin baş göstermesi hatta basına yansıdığı kadarıyla mahkemelere başvurulması şiddete dönüşmesi de muhabbetin redde inkara dönüşmesi adına olumsuz örnekler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Katkılarınız için teşekkür ederim
———————————————————————————————-

Konunun eserlerin ve Üstadın bakışı açısından değerlendirilmesi nasıl olabilir?

Eserlerdeki yaklaşımları aklımıza geldiği kadarıyla hatırlayalım. Tabi katkılarınızı da bekleyelim.

Risale-i Nur’un pek çok yerinde geçen “mana-yı harfi” “mana-yı ismi” terminolojisiyle mümkün olacaktır.

Harf, kendinden başkasını anlatmak için kullanılan işaret ve alet olduğundan, herhangi bir şeyin harfi manası, o şeyin başka bir şeye delalet etmesi veya delalet ettiği şeyi anlamak için ona bakılması demektir.

Bu mananın mukabili olan mana-yı ismi ise; isim, müsemmasını anlattığından, bir şeye yalnız kendisini anlamak için bakmaktır.

Cenab-ı Hakk’ın masivasına (kainata) mana-yı harfiyle ve onun hesabına bakmak lazımdır. Mana-yı ismiyle ve esbap hesabına bakmak hatadır. Dünyayı ve ondaki mahlukatı mana-yı harfiyle sevmeliyiz, mana-yı ismiyle değil. Yani “ne kadar güzel yapılmış” deyip “ne kadar güzeldir” dememeliyiz.

Eserlerde “Muhabbetin şe’ni ifrattır, sevdiğini makamından fazla görmek istiyor ve öyle de görüyor.”, “Ama bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkarına sebep olur.”, “Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir, istikamet ise hadd-i vasattır.” Sözleri geçmektedir.

Her insan yaratılış itibariyle, kainatın mayası olan muhabbet esası üzerine yaratılmıştır. Annelerdeki fıtri muhabbet hissi buna bariz göstergedir. Ne var ki insan iradesinin ve çevrenin etkisiyle yaratılıştan getirdiği bu muhabbet istidadını köreltebilir, suistimal edebilir, hayır kabiliyetini şer kabiliyetine muhabbet kabiliyetini inkar ve red kabiliyetine çevirebilir.

Bu sebeple muhabbetin yüzü muhabbete esas layık olana çevrilmeli. Çevrilmeli ki, muhabbetin başına gelebilecek her türlü olumsuzluklardan, hedefini şaşırmasından, ifrat ve tefritinden kalbimizi korumuş olsun. Sıratı müstakimde denge üzerinde yürüyelim.

Buna göre muhabbetsizlik sevgisizlik, insanın ruhunda, kalbinde, aklında, duygu ve düşüncelerinde, tutum ve davranışlarında nasıl bir arıza meydana getirebiliyorsa, aynı şekilde muhabbetin amaçsız, ölçüsüz, başıboş bir şekilde aşırı kullanılması da insanın ruh dünyasında onulmaz yaralar açabilir.

Beşerle beşerin ilişkisinde yukarda vurgulamaya çalıştığımız gibi, bu gün birbirini çok seven iki insanın birbirlerine can düşmanı haline gelebilmesi sevdiğini hayatından silmesi hatta onun hayatına son verme girişiminde bulunması mümkün.

Konu Allah ile beşer arasında ilişki ve iletişim açısından değerlendirilecek olursa, (Bir şeye şiddetli muhabbet…denmiş olsa da…) Allaha muhabbetin şiddeti onu inkara yol açması nasıl olur? Sorusu hemen akla gelmektedir.

Cümlede inkara sebep olan 4 temel duygu düşünce ve davranış biçiminden söz edilmektedir.

“Şiddetli muhabbet”, “korku”, “azamet” ve “aklın ihatasızlığı”

Korku: Bir çocuk babasından veya öğretmeninden korkusundan yaptığı bir şeyi söylemekten kaçınır ve onu yaptığını inkar eder. Çünkü başına gelebileceklerden endişelenmektedir. Bunun gibi Allaha hakiki iman ile inanamamış ve Rahmet-adalet, havf-reca, korku-ümit dengesini kuramamış bir insan, ölüm ve ölüm sonrası bilinmezlikten kaynaklanan korkularını bastırabilmek için, korkulan şeyin varlığını inkar ederek psikolojik bir rahatlık sağlamaya çalışır. Tıpkı insanın, halüsinasyon gördüğü, evhamdan ibaret olduğu gerekçesiyle, karanlıkta aklına gelen bir kısım ürkütücü düşünce ve benzetmelerin meydana getirdiği olumsuz psikolojik etkiyi bastırmak istemesi gibi… Yürü korkma tehlike yok diyerek kendine moral ve güven telkin etmesi gibi…

Risalei nurda bir yerde günahlar içinde küfre giden yol olduğundan söz eder. Farzları yapmama haramları işleme konusunda ayetlerde geçen tehdidlerin, insanın korku duygusuna hitap etmesini önlemenin bir yolu o korkuları ve korkuların kaynağı olan kitabı, dini ve amir varlığı red ve inkar olmaktadır.

Azamet: Yine bir ruh hali olarak bir insan, alışageldiği normal olaylardan başını çıkaramaz, sıra dışı muhteşem müstesna bir olay meydana geldiğinde buna inanmak istemez. Mesela bütün yolcuların öldüğü bir kazada bir çizik bile almayan bir insanın çıkıp karşısına gelivermesi ve bunu söylemesi gibi. Ya da ben elimde curuf halindeki kor ateşi alıp (Hz. Davudun yaptığı gibi) ona şekiller verebiliyorum diyen birinin bu ifadesine inanmak istememesi gibi. Bin kişinin kazanamadığı şu büyük sınavı ben kazandım diyen birine hadi canım sen de inanmamı beklemiyorsun herhalde gibi tepki gösterilmesi gibi…

Aklın ihatasızlığı: Bunun gibi bir kısım şüphe ve tereddütler insanın zihnini yorabilir algılamasında problemler yaşayabilir. Ayetler bu tür konuları dile getirir ve öldükten sonra dirilmeyi akıllarına sığdıramayanlara, kıştan sonra baharda canlıların ve bitkilerin canlanması örneğini hatırlatır ağaçlara bakın nasıl kuru kemikler halinde iken yeşerdiler canlandılar der. İlk orijinal yaratılışa dikkatleri çeker. Peygamberlerin melek olmaları gerektiğini ifade ederek sıradan insan oluşlarına hayret etmelerini eleştirir. Öte yandan insan, içinde bulunduğu çağın anlayış ve uygulamalarının etkisinde kalarak dini bazı inanz ve uygulamaları eleştirerek bunları çağın arkasında gerçek dışı kalmış olarak değerlendirebilir.

İnkar psikolojisi içinde bulunan insanların hemen hepsinde göremiyorum öyleyse yoktur felsefesi hakim olmaktadır. Akıllar göze inmiş, göz ise manaya karşı kör olduğundan, akla uygun düşmeyen ve sığmayan her şeyin reddi inkarı yoluna gidilmektedir.

Bu üç konuda şiddetli duygu ve düşünce baskısı yaşayan insan inkara düşebilir. Nitekim özellikle “Kibir”, “Ön yargi”, “Körü körüne taklit”, “Kaybetme duygusu” ve “Cehalet” gibi konular da imanın önünde ciddi engeller olarak karşımıza çıkmakta, inkara götüren yollar olarak görünmektedir. (drmavi)

————————————————————————————————

Helâl Şeylere Aşırı Muhabbet (fgülen)

Helâl şeylere aşırı muhabbet küfre sebebiyet vermez. Hatta helâlin çok fazlası ve suiistimali için bile küfre ‎götürür demek doğru değildir. Ancak, insan bazı şeylere alışınca o yolla gelen suiistimalâtın açacağı başka kapılar ‎olabilir. Bu hususta Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’da “Mütrefin” diye bir zümreden bahsedilir. Bunlar ‎yemesinde-içmesinde, yatmasında-kalkmasında aşırı aristokrat davranan insanlardır. Allah, bir beldeyi helâk etmek ‎istediğinde o beldenin kaderine, mütrefini hakim kılar deniyor. Dolayısıyla yemeyi-içmeyi, yatmayı gâye-i hayal ‎hâline getirmiş insanlar, ilâhî tehdide sebep teşkil ediyor olabilirler.‎

Aynı zamanda, bu kadar tenperver ve cesetperver olan insanların, hakperest olmaları da çok zordur. Onun için ‎Üstad, ilk eserlerinden olan Mesnevi’de şöyle der: “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i ‎hayatına yüksel.” Zaten beden dünyası içinde çark edip dönen bir insanın da, ruh dünyasının âdâp ve erkanına riayet ‎etmesi mümkün değildir.‎

Bu meseleye zühd açısından yaklaşılacak olunursa, yeme-içme gibi bedenî fonksiyonlarda yetecek kadar bir ‎şeyle, iktifa edip sonra da Allah’ın bize olan ihsanlarını yine O’nun rızasını kazanma istikametinde sarf etmek ‎önemli bir esastır. Bu itibarla da, mübahlardan, helâllerden bile fazla yararlanma peşinde olan bir insan, tehlike ‎‎“sath-ı mailinde” dolaşıyor demektir. Hz. Resûlallah’ın, “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” sözü, ‎günahların küfre atılan birer adım olduklarını ifade etmektedir.. evet bir kere yalan söyleme, küfre doğru atılmış bir ‎adım ve aynı zamanda imandan da o miktar soğuma demektir. Keza, bir kere zinaya yaklaşma, küfre doğru bir adım, ‎imana da o ölçüde yabancılaşma demektir. ‎

Ayrıca her bir günah, emsaline bir çağrı ve davetiyedir. Bu da fasit bir dairenin oluşması demektir ki, işlenen ‎her günah, yanında yeni bir günah ister ve derken insanı reyn’e götürür. Efendimizin hadis-i şeriflerde işaret ‎buyurduğu “reyn”, günahlar karşısında kalbin paslanması demektir. Günahlar istiğfarla yıkanıp temizlenmezse kalb ‎paslanır ve işte bu hâlin tekerrür etmesi kalbin ölümünü netice verir.‎

Günahın bu dezavantajının yanında, Allah’ın, bizim güzel işlerimiz hakkında, rahmetle, lütufla tecellisi de söz ‎konusudur. Hatta Cenâb-ı Hakk’ın bize karşı muamelesi daha ziyade hep bu istikamettedir.‎

Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle rahmet, her şeyden daha geniş, daha engin ve her şeyi istiab edecek ölçüdedir. ‎Onun için Allah, çok defa o fasit daire zincirini kırar ve bunun zıddı olan “velud döngü” -doğurgan döngü- de ‎diyebileceğimiz hasenatın hasenatı doğurmasını temin buyurur.‎

İnsanın mahiyetinde fenalıklara karşı temayül daha şiddetli, daha azgın, daha amansızdır ama, beri tarafta ‎Cenâb-ı Hakk’ın inayetinin, iyilikler istikametinde bizi desteklemesi de, o şer cephesine karşı, bizim için çok önemli ‎bir avantaj teşkil etmektedir. Bunu şöyle ifade edebiliriz; şeytanın idlaline maruz kalan insan, onun gözünün içine ‎baka baka şöyle der: “Evet sen güçlü görünüyorsun ve benim tabiatımı da yanına alıyorsun; şehvet, öfke, hiddet, ‎şiddet dinamitlerini her zaman ateşleyebiliyorsun ama, unuttuğun bir şey oluyor; benim öyle bir yâr-ı vefadarım var ‎ki, Kur’ân-ı Kerim’de kimbilir kaç yerde ‘Ni’me’l-Mevlâ ve ni’men-Nasîr ; O ne güzel yar ve yardımcı, O ne güzel ‎destekçi’ diye bana hep kendisini anlatıyor.”‎

İşte bu mülâhaza ile çok defa kıtmirane ettiğim dualarımdan biri şudur: “Allahümme eyyidna biruhin min indik; ‎Allah’ım! Kendi nezdi uluhiyetinden bir ruhla, bir mânâyla, bir güç kaynağıyla bizi teyit buyur, destekle.” Amin!‎

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/fasildan.fasila/fasildan.fasila.4/iman.esaslari.etrafinda/a1027.html

——————————————

Aşk… Sızıntı, Ağustos 1991, Cilt 13, Sayı 151

Aşk; şiddetli sevgi, iptilâ, düşkünlük, kemâl, cemâl ve müşâkeleden dolayı duyulan aşırı muhabbettir ki, böylesine, daha ziyade mecâzî aşk denegelmiştir. Bir de, cemâli kemâl noktasında, kemâli cemâl kutbunda o Ezel ve Ebed Sulta­nı’na karşı duyulan kalbî alâka ve muhabbet vardır ki, işte ona da hakikî aşk demişlerdir.

Allah’a karşı duyulan bu derin muhabbet veya “aşk-ı ha­kîkî” bizi O’na ulaştırmak için, yine O’nun tarafından bize armağan edilmiş ışıktan bir kanattır. O’na, varlığın esası olan Nûr’a ulaşmak için muvakkaten rûhun kelebekleşmesi de denebilir.

Aşk, varlığın en esaslı ve aynı zamanda da en sırlı sebe­bidir; Allah, Zâtının bilinmesini sevip istediğinden ve gelecek­te gerçeğe uyanık ruhların O’nun esmâ, sıfât ve Zâtına karşı duyup izhâr edecekleri derin alâkadan ötürü mükevvenâtı yaratmıştır. İnsanlarda söz ve ferman dinlememe şeklinde zu­hûr eden aşk, Hâlık’ın, acz ve mahlûkata has temâyüllerden münezzehiyetine ve O’nun istiğnâ-i zâtîsine muvafık düşecek şekilde öyle bir muhabbettir ki; hilkat onun bağrında gerçek­leşmiş, insanlık onunla gün yüzüne çıkmış, gönüller onunla donanarak Hak’la münasebetin en önemli merkezi hâline gelmiştir.

Aşk, vuslat kademelerinin final noktasıdır; o noktaya ula­şan muhibbin, atacağı bir adım ya kalmıştır veya kalmamış­tır… Hakk’ın ilk tecellisi, Zât’ının iktizâsından ibaret olan işte bu muhabbet üstü muhabbettir. Bilâ kayd ü şart, O’na aşk isnadından kaçındığım için bu tâbiri bilhassa kullanıyorum. Bu ilâhî muhabbete ilim diyenler de olmuştur; çünkü o, mut­lak ve münezzeh olan Zât âleminin tecelli itibarıyla ilk tenez­zülüdür. Bu tenezzüle; Allah ilminden ibaret olması itibarıyla “ilim”, görmek ve görünmek muhabbetinden ötürü “aşk-ı münezzeh”, bütün varlığı ihtivâ etmesi zâviyesinden “levh”, her şeyin tafsilatıyla ele alınması noktasından da “kalem” denir ki, “ceberût” ve “Hakikat-i Ahmediyye” de bu âlemin bir başka unvanıdır. Aşk-ı münezzeh, Hakk’ın Zât’ıyla alâkalı bir sırdır; O’nun diğer sıfatları ise, aşka muzaf’tır. Bundan do­layıdır ki, aşk kanatlarıyla uçanlar, doğrudan doğruya Zât’a ulaşır ve hayrete ererler. Diğerlerinde, eşyâ ve esmâ berzah­larından geçme zarureti vardır.

İnsanı Allah’a ulaştıracak yollar sayılmayacak kadar çok­tur.. tasavvuf ve hakikat ilimleri, o yollarda yolcuların zâdı, zahîresi, ışığı, rehberi; tasavvuf kışlaları da, bekleme salonları, sonsuza açılma limanları ve bu uzun yolculukla alâkalı tâlim ve terbiyeyi derpiş eden mekteplerdir.

Mahlûkâtın solukları sayısınca Hakk’a uzanan bu vuslat yollarını iki ana tarîka ircâ edebiliriz:

1) Hak yolcusuna riyâzet; az yeme, az içme, az uyuma, çok tefekkürde bulunma ve gereksiz ihtilâttan sakınma gibi disiplinlerin telkin edildiği yol ki; bazılarının “berzahiyye”, bazılarının da “sofî tarîkatları” dedikleri tasavvuf sistemlerinin çoğu, bu esaslar üzerinde arşiyelerini ikmâl edegelmişlerdir. Bu yolun sâliklerinin en önemli virdleri, “esmâ-i seb’a” deni­len “Lâ ilâhe illallah, Allah, Hû, Hak, Hayy, Kayyûm, Kah­hâr” gibi mübarek isimlerdir. Bu isimlerle, nefsin yedi mer­tebesi addedilen, “emmâre, levvâme, mülheme, mutmainne, râdıye, mardıyye, sâfiye veya zekiyye” derecelerinin kat’edil­mesi hedeflenir. Bazıları bu isimlere, “Kâdir, Kaviyy, Cebbâr, Mâlik, Vedûd” gibi celâlî isimleri, bazıları da “Ferd, Vâhid, Ehad, Samed” gibi cemâlî isimleri ilâve ederler.

2) Kitap ve Sünnet’e ittibâ üzerinde hassasiyetle durulup evrâd ü ezkârın teşvik edildiği yol ki; bu yolda sülûk edenler, her meselede sünneti tâkib eder ve her işlerini sünnetle irti­batlandırmaya çalışırlar. Hususî birkaç ism-i şerifi vird edin­me yerine, Allah Rasûlü’nün ibadet, duâ, zikir, fikir usûlünü araştırır ve Allah’ı bütün esmâsıyla anarlar. Bu yolda yürü­yenler kılı kırk yararcasına, şeriat ahkâmına riâyet etmenin yanında, mürşid ve rehberlerine de sımsıkı bağlanır, sonra da kendilerini aşk u cezbenin gel-gitlerine salıverirler. Zaten aşk u cezbe zuhûr ettikten sonra, onların gözlerinde varlık ken­dine bakan yönleriyle bütün bütün silinir-gider; derken nefis ve enaniyet cihetiyle yokluğa ulaşır; zevken ve şuhûden vah­deti duymaya başlarlar ki, işte bu noktada, bir kere daha temkinle yüz yüze gelir ve sülûklerini tamamlamış olurlar.

Bu yolun en önemli esasları; ibadet, aşk, cezbe, zikrullah ve sohbettir. Buradaki zikrullah, aynı zamanda müşterek mü­tâlaa, müzâkere ve mübâhaseleri de ihtivâ eder ki sünnet-i sahîha da يَتَدَارَسُونَ بَيْنَهُمْ sözüyle[1] bize bunu anlatır.

Gerçek aşkın son sınırlarında dolaşan sâlik, vecd ü cezbe gibi bazen kendini şevk ve iştiyak akıntıları içinde de bulabilir ki, o da aşkın ayrı bir buudu sayılır.

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/kalbin.zumrut.tepeleri/kalbin.zumrut.tepeleri.1/a2230.html

——————————————

Muhabbetin Anlamı… Sızıntı, Temmuz 1991, Cilt 13, Sayı 150

Muhabbet: Sevgi, kalbî alâka, herhangi bir şeye veya herhangi birine düşkünlük manâlarına gelir ki; insanın duygularını bütünüyle tesiri altına alması itibâriyle aşk, vuslat arzusuyla yanıp-tutuşma şeklinde daha derin buutlara ulaşmasına da şevk u iştiyak denir. Muhabbeti, kalbin Mahbûb-u Hakîkîyle münâsebeti O’na karşı duyulan, önüne geçilmez şiddetli iştiyak.. gizli-açık her meselede O’nunla mutlak mutâbakat her mevzûda Sevgili’nin murad ve isteklerinin kollanması ve vuslat demine kadar kendinden geçip ayılmama şeklinde de tarif etmişlerdir ki bunların hepsini bir noktaya irca mümkündür: Yâ Hakk diyerek doğrulup Allah huzûrunda durma; bütün kaygılardan, fânî alâkalardan kurtulma…

http://tr.fgulen.com/a.page/eserleri/eserlerine.kategorik.bakis/tasavvuf/makam.ve.mertebeler/a8142.html

—————————————-

Düşünerek anmak, Ahmet Selim

Mektubat’ta tasavvufla ilgili bahislere temas ederken farklı bir işarette bulunuyor ve kalbin hallerini anlattıktan sonra letâifin arasına “akıl”ı da dahil ediyor. (M. 464)
Olmayan bir şeyi söylüyor değil elbette. Ama bu müstesna bir hatırlatmadır. Daha ilk karşılaştığımda bu ikaz, bu nükte beni çok etkilemiştir. Biraz açmaya çalışayım:

Tasavvuf haldir, manevî lezzetler verir, koruyucudur. Bunların hepsi doğru. Ama tasavvufun bir de fikrî yönü var. Cemil Meriç “Batı felsefesinin müntehası panteizmdir.” diyor. Panteizm, deizm, panenteizm; bunları nasıl anlayacaksınız tasavvufun fikrî yönünü bilmeden? Bildiremiyoruz, anlatamıyoruz, bütün gayretimize rağmen. Tasavvufu bilmeyenin Batı felsefesinden hiçbir şey anlaması mümkün değildir. “Pascal, Malebranche, Leibniz, Berkeley, Spinoza…” gibileri ve arasındaki farkları, Gazali’yi, İmam–ı Rabbani’yi, Muhiddin–i Arabi’yi ve sahih tasavvufu bilmeden kavrayabilir misiniz? “Batı’yı bilmeden İslâm iyi anlaşılmaz” sözü, ikinci merhale için doğrudur. Birinci merhale, İslâm tasavvufunu bilmeden Batı’nın da öğrenilemeyeceğidir. Tasavvuf–iktisat münasebeti üzerinde duran değerli ilim adamı Prof. Sabri Ülgener’e “Doğru teşhisi yanlış temele dayandırdığınızı düşünüyorum, panteist rehavetle ilgili örneklerinizde tedâhül var.” demiştim ürkek bir heyecanla.

Rasyonalizme karşı olmak akla karşı olmak değildir; ve akıl, asıl mücerrette çok gereklidir. Çünkü itidal kaybolunca, sevgi dahil hiçbir şeyin asliyeti kalmaz; itidal şuuru da akıl olmadan canlı tutulamaz. “Bazen bir şeye şiddetli muhabbet o şeyin inkarına sebep olur.” (Msn. 93) “Kendi kuvvetine göre yük al.” (Msn. 75) “Medhin ifrâtı, zemm–i zımnîdir.” (s. 669) “İnsanın kesret içinde vahdeti, terkip içinde besâteti, cemaat içinde ferdiyeti vardır.” (Msn. 79) İstikamet ve itidal ile ilgili ölçüler ve sınırlamalar, daraltmaz–dondurmaz; tam tersine, terkip ve ihata gücünü artırır, yenilene–yenilene, aşa–aşa, üreterek, bütünlenerek, birikerek, çoğalarak, buluşarak, kavuşarak yaşayabilmenin yolunu açar.

… Ama bugün bir ifratlar ve tefritler meşherinin ortasındayız. Hadi mûtad üslûbumun dışına çıkıp, şu sıralar tekrarlayıp durduğum bir cümlemi yazayım: İslâm’ı koyacak yer bulamıyoruz! “Sosyal”i falan kastetmiyorum. Aklımızda, ruhumuzda, şuurumuzda, karakterimizde, dostluklarımızda, vicdanımızda, ahlâkımızda, anneliğimizde, babalığımızda, kardeşliğimizde, estetiğimizde, huyumuzda, suyumuzda, edâmızda, sadâmızda, hatıralarımızda, hayallerimizde, ferdiyetimizde hiçbir yer, hiçbir geçirgenlik yok! Ve bu, baskıyla falan değil, gafletle alâkalı bir durum. İtidal şuuru sorumluluk şuurundan ayrılmaz; kalb–akıl münasebetinin ve düşüncenin bütünlük ölçüleri ihmal edilince de gaflet bu boyuta varır.

“İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri, ülfeti ilim telâkki etmeleridir.” (Msn. 179) sözü sanki bugün için söylenmiş gibidir. Ülfetten bol bir şey yok! Her kavramla, her mütefekkirle ülfeti olan nicelerini tanıyorum ki, o kavramların ve şahısların hakikati hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Bilmediklerini de bilmiyorlar!

Sürekli olarak araştırdım; böyle bir dönemin tarih boyunca yaşanmadığı şeklindeki kanaatime aykırı bir bulguya rastlayamadım. Düşünce olmazsa, teknik ve pozitif (maddî) bilgi fazla bir anlam taşımaz. Bütünlüğünü sağlayamamış insan düşünemez, düşünemeyen insan dengeli ve mutlu olamaz. Sevgiden söz ediliyor. Düşüncenin inançla birleştiği yere kök salmayan sevgi, sevgi midir? Bölünmüş, yabancılaşmış, fıtratına ters düşmüş, metâlaşmış, donmuş, soğumuş insan; hangi medeniyet dekoru içinde yaşarsa yaşasın, sevgiye, saygıya değil, şehvete ve şiddete yakın olur. “Ya her şeyi biliyorum ya da hiçbir şeyi bilmiyorum” sözü, “insanın–hayatın–hakikatin” bütünlüğünü vurgulayan bir nüktedir. Bütünü bilmeyen, parçanın bütündeki yerini nereden bilecek? İnsanın farklılığı şöyle özetleniyor: 1) “Mâzi ve istikbal şuuru” 2) “Küllî idrak” 3) “Terkibî inşâ”. (Msn. 188) Müslüman olmanın icapları sadedinde değil; bunları, insanı hayvandan ayıran farklar olarak dile getiriyor! Ürpermek lâzım.

Anmanın münhasır vakti, bazı hallerde geçerli değildir. Aslî anmalar sürekli olmalıdır. Sürekli bir “anmalar şuûru” içinde yaşamanın adıdır tefekkür. Düşünerek yaşayan insan, düşüncelerini özümsediği büyükleri, mütefekkirleri anmadan yapabilir mi? “Zor geliyor, ağır kaçıyor, anlayamıyoruz, sadeleştirin, basitleştirin!” ımızganmaları, hayatımızı yaşanmaz hale getirebilecek sorumsuzluk itirafından başka bir şey değildir. Okumayacağız, düşünmeyeceğiz, okuma ve düşünme zahmetini kerih görüp kolaycılıkta, şekilcilikte, yüzeysellikte teselli arayacağız; sonra da tazallum–u hal eyleyip liyâkat iddiasında bulunacağız. Böyle şey olmaz.

… Şunu unutmayalım: En kötü Batılı, en iyi Batıcı’dan daha kalitelidir. İlimde de, edebiyatta da, düşüncede de böyledir. Şairin gurbeti anlatışı gibi; biz bunalımın içinde değiliz, bunalım bizim içimizde. Yani, zihnimizde, ruhumuzda; yani şuurumuzda. Harpler, darpler, kıtlıklar, konjonktürel çalkantılar, ekonomik krizler; ayrı fasıl. Yaşamakta olduğumuz, bir şuur ve düşünce bunalımıdır; Batı’nın bugüne kadar yaşadığı bunalımlardan hiçbirine de benzememektedir.

… Bediüzzaman “Sendeki sabır gücü bu âna yeter” (Lem. 9) diyerek umudu yaşatmanın metodunu hatta sırrını telkin ediyor ve Emerson’un bir sözünü aklıma getiriyor: “Zamanın hangi ânı içinde yaşarsak yaşayalım; oradan sonsuz hakikate uzanan yolu bulmaktır önemli olan.” (B.Ö. 228) Fakat bu “şuur ve düşünce bunalımı”nın gerektirdiği sabır, “kıldan ince kılıçtan keskin” bir imtihan. “Anarak düşünmek ve düşünerek anmak” sabır gücünü korumanın ve teksif etmenin vazgeçilmez şartı. Bunu gözetmediğimiz için birçok hikmeti olmuş bitmiş işlerden saydık, düşüncenin önemini, özünü, metodunu kavrayamadık, insanın, hayatın, hakikatin bütünlüğüyle ilgili kavramları tekâmül yönünde yenileyip yorumlayamadık, komplekslere, özentilere sürüklendik… Anarak düşünmeyi ve düşünerek anmayı bilen müstesnalara selam olsun. Hürmet ve muhabbet dolu selamlarımız, yüreğimizden yükselen niyazlarımız; sabırlarının, gayretlerinin, şevklerinin, tesirlerinin ziyâdeleşmesine vesile olsun.

http://arsiv.zaman.com.tr/2002/03/23/yorumlar/default.htm

————————————————————————

Orijinal Tesbitler Yeni Yorumlar, Bediüzzaman Said NURSİ

(O’nun yüzü “zâtı”ndan başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz) Kasas/88 Bu âyetin meâlini ifade eden (Yâ Bâkî entel bâkî) (Yâ Bâkî entel bâkî) iki cümlesi mühim iki hakikati ifade ediyorlar. Bu sebepledir ki: Nakşilerin reislerinden bir kısmı, bu iki cümle ile kendilerine hususî bir hatme yaparak bir hatme-i Nakşiyye hükmünde tutuyorlar. Madem o azim âyetin meâlini bu iki cümle ifade ediyor. Biz bu iki cümlenin ifade ettiği iki mühim hakikatin birkaç nüktesini beyan edeceğiz.

BİRİNCİ NÜKTE:

Birinci defa (Yâ Bâkî entel bâkî) bir ameliyat-ı cerrahiye hükmünde, kalbi Allah’tan başka her şeyden tecrid ediyor, kesiyor. Şöyle ki: İnsan, fevkalâde fıtratı itibariyle mevcudiyetin hemen ekserisiyle alâkadardır. Hem insanın fıtratına sınırsız bir muhabbet istidadı yerleştirilmiştir. Onun için insan da bütün mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı kendi evi gibi seviyor. Ebedî cennete bahçesi gibi muhabbet besliyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat, durmuyorlar, gidiyorlar. Ayrılıktan daima azab çekiyor. Onun o sınırsız muhabbeti, sınırsız mânevî bir azaba sebeb oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur, ona aittir. Çünkü; kalbindeki sonsuz muhabbet istidadı, sonsuz güzellik sahibi bir zatı sevmek için verilmiş. O insan su-i istimal ederek o muhabbeti fani mevcudata sarf ettiği için kusur ediyor, kusurun cezasını ayrılık azabıyla çekiyor.

İşte bu kusurdan temizlenip o fani sevgililerden alâkayı kesmek, onlar onu terketmeden önce onları terketmekle ebedî sevgili olan Allah’a (c.c.) muhabbetini hasretmeyi ifade eden (Yâ Bâkî entel bâkî) cümlesi: “Bâki-i hakikî yalnız sensin. Senden başka her şey fanidir. Fani olan elbette bâki bir muhabbete, ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına sebeb olamaz” mânâsını ifade ediyor. “Madem o hadsiz sevgililer fanidirler, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel ben onları (Yâ Bâkî entel bâkî) demekle bırakıyorum. Yalnız sen bakisin ve senin bâki kılmanla mevcudatın bekaya erdiğini bilip inanırım. Öyle ise onlar senin muhabbetinle sevilir. Yoksa kalbin alâkasına layık değiller” demektir. İşte bu halde kalb hadsiz sevgililerinden vazgeçiyor. Güzellikleri üstünde fanilik damgasını görerek kalbin alâkasını keser. Eğer kesmezse sevgilileri adedince mânevi yaralar oluyor. İkinci cümle olan (Yâ Bâkî entel bâkî) o hadsiz yaralara hem merhem, hem tiryak oluyor. Yani: (Yâ Bâkî) “Madem sen bâkisin, yeter, her şeye bedelsin. Madem sen varsın; her şey var.” Mevcudatta muhabbetin sebebi olan güzellik, ihsan ve kemâl umumiyetle Bâki-i Hakikinin güzellik, ihsan ve kemâlatının işaretleri ve çok perdelerden geçmiş zayıf gölgeleridir; belki onun güzel isimlerinin cilvelerinin gölgelerinin gölgeleridir.

İKİNCİ NÜKTE:

İnsanın fıtratında bekaya karşı gayet şiddetli bir aşk var. Hatta her sevdiği şeyde vehim hissi cihetiyle bir nevi beka görür, sonra sever. Ne vakit yokluğunu düşünse veya görse derinden derine feryad eder. Bütün ayrılıklardan gelen feryadlar, beka aşkından gelen ağlamaların tercümanıdır. Eğer sevdiği şeylerde bir beka düşünmezse muhabbet edemez. Hatta denilebilir ki: Beka âleminin ve ebedi cennetin varlığının bir sebebi, insanın mâhiyetindeki o şiddetli beka aşkından çıkan gayet kuvvetli ebediyet arzusu ve ebediyet için fıtrî umumî duâdır ki, Bâki-i zülcelâl o şiddetli, sarsılmaz fıtrî arzuyu, o tesirli, kuvvetli, umumî duayı kabul etmiştir ki, fâni insanlar için bâki bir âlemi halketmiş. Hem hiç mümkün müdür ki; Fâtır-ı Kerim, Hâlik-ı Rahim, küçük bir midenin cüz’î arzusunu ve geçici bir beka için hâl lisanı ile yaptığı duasını, hadsiz, leziz yiyecekleri yaratmakla kabul etsin de, umum insanlığın pek büyük bir fıtrî ihtiyacından gelen pek şiddetli bir arzusunu, küllî daimî, haklı, hakikatli, hâli ve diliyle bekaya dair yaptığı gayet kuvvetli duasını kabul etmesin? Hâşa, yüzbin defa hâşa. Kabul etmemesi mümkün değil. Hem hikmet ve adaletine, rahmet ve kudretine hiçbir cihetle yakışmaz. Mâdem insan bekâya âşıktır, elbette bütün kemâlâtı, lezzetleri bekâya tâbidir. Ve mâdem bekâ, Bâki-i zülcelâl’e mahsustur ve mâdem bâkinin isimleri de bâkidir ve mâdem Bâkinin aynaları Bâkinin rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekâya mazhar olur. Elbette insana en lâzım iş, en mühim vazife: O Bâki’ye karşı alâka peyda etmektir ve isimlerine yapışmaktır. Çünki: Bâki yoluna sarfolunan her şey bir nevi bekâya mazhar olur. İşte o ikinci (Yâ Bâkî entel bâkî) cümlesi bu hakikati ifade ediyor. İnsanın hadsiz mânevi yaralarını tedavi ettiği gibi, fıtratındaki gayet şiddetli ebediyet arzusunu da tatmin ediyor.

http://www.yeniumit.com.tr/konu.php?konu_id=479&yumit=bolum2

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: